TÜNELİN UCUNDAKİ IŞIK

adem kütük
Mapushane kapısı gülüm bir elvan geçit / Gelene açılır gülüm gidene kilit(Erol Toy)

Bir mahkûmun ilk görevi kaçmaktır.(Michel Foucault)


Gazete manşetleri, ucuz spotlar, üçüncü sayfa haberleri, arka sayfa güzelleri, her konuya herkesten daha hakim pozlarındaki uzman yorumcular gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçerken bir ömrü nasıl heba ettiğimizi şaşırarak fark etmek nasıl bir duygu biliyor musunuz? “İşte hayatın anlamı üstüne bir söylev daha başlıyor” diye yüzünü buruşturanlardansanız size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber; hayatın anlamı üstüne bir söylev daha çekilmeyecek bu sayfalarda. Ve kötü haber; çok daha kötüsü olacak. Israrla yüz çevirdiklerimizden bahsedilecek… Henüz 13 yaşındayken 26 koca adamın tecavüzüne uğradığı yetmezmiş gibi bir de adalet umduğu kapılarda “fahişe” muamelesi gören çocuğun haberini okumadınız mı? “Memlekete zararlı çocuklar kan testiyle belirlenip yürüme çağına gelmeden yok edilsin” diyebilen “eğitimci”nin sözleri kulağınızı tırmalamadı mı? Uludere’li 12’lik çocukların F16 kazasına kurban gidişlerine tanıklık etmediniz mi? Hapishanelere doldurulan öğrencilerin, gazetecilerin, çocukların haberleri gözlerinize çarpmadı mı? Ortam dinlemeleri, telekulaklar, insanların yatak odalarına kadar sokulan gizli kameralar içinizdeki paranoyağı uyandırmadı mı? “Paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez” özlü sözü kulaklarınızda çınlayıp durmadı mı? İçine tıkıldığımız bu soğuk dünya, bu buz gibi gerçeklik gerçekten de sıkıcı olmaya başlamadı mı? Günlük hayatın tek düzeliği, işiniz, işsizliğiniz, okulunuz tutsak hissetmenize hiç mi sebep olmadı? “Buranıza” kadar geldiğini itiraf etmenin zamanı gelmedi mi? “Kaçıp gitmek”ten… Başka bir gerçeklik boyutuna geçmekten başka bir çözüm kalmadığını göremiyor musunuz gerçekten?

 

Aynı Anda Başka Bİr Yerde

 

52 yıllık hayatının 20 yılını hapishanelerde geçiren Adem Kütük 17 Şubat günü kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Adana Buruk mezarlığında yapılan tören sırasında ablası Mürşide Kütük, kardeşinin fotoğrafına sarılarak feryat ediyordu. “Küçük kuzum aç gözlerini” diyordu… “Devletin gücü yetmedi, hastalığa yenik düştün ciğerim” diyordu… “Yüreğimde kıyamet yaraları açtın” diyordu…  “Adem bak yoldaşların geldi” diyordu… İş magazin dedikodularına gelince, istihbarat oyunları ya da dönme dolaplara gelince sinekten yağ çıkaran, kulislerde 40 enigma gücünde şifre çözücülüğe soyunan konvansiyonel medya “köstebek öldü” deyip üç satırla geçiştirecekti bu haberi ama Adem Kütük yaşamıyla olduğu gibi ölümüyle de bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeye işaret etmeyi başaracaktı: “Hava birazcık hava…”

 

Hapishanelerle ilk kez 1980 öncesinde tanışan Adem Kütük 7 Haziran 1980 günü Adana Hapishanesinden kaçmayı başaran dört tutukludan biriydi. Nispeten kısa süren tünel çalışması sırasında İsmail Şahin isimli hükümlü elektrik çarpması sonucu hayatını kaybetmişti. Betonu delmek, toprak altında gecenin sessizliğini bozmadan el yapımı malzemelerle günlerce kazmak kazmak kazmak zordu elbet. Tünel girişini kamufle etmek, kazı sırasında çıkarılan tonlarca toprağı görünmez kılmak, geceleri tünelde çalışıp, gündüzleri her şeyin olağan şekilde seyrettiği izlenimi bırakmak için ayakta ve dinç olmak gerekiyordu. Adem Kütük ve arkadaşları sabırla kazarlar. Tam 150 metrelik tünel açılıp dışarı çıkma aşamasına geldiklerinde ise işin en zorlu kısmı yeni başlamıştır aslında. Özgürlük kolay iş değildir… Mustafa Özenç, Adem Kütük, Erdal Aykaç, Mahmut Hızlı kaçmayı başarırlarken, arkalarından çıkmak üzere olan onlarca tutuklu ve hükümlü fark edilir. Silah sesleri geceyi kaplar… Açılan ateş sonucu tüneldeki tutuklulardan dördü hayatını kaybeder… Dışarı çıkmayı başaranlar içinse hapishaneden kaçmak özgür olmaya yetmemektedir henüz. Bütün ülkeyi yarı açık bir hapishane haline getiren 12 Eylül darbesi kapıya gelip dayanmıştır.

 

Adem Kütük darbeden bir süre sonra Gaziantep’te yeniden yakalanır. 12 Eylül karanlığının en koyu olduğu yerler elbette sorgu merkezleri ve hapishanelerdir. Yalnızca toplumsal muhalefeti ve onun militan öznelerini değil, tüm toplumu sindirmeyi, teslim almayı, tüm direniş olanaklarını sıfırlamayı amaçlayan bir toplumsal mühendislik çalışmasıdır 12 Eylül… Tüm korkunçluğuna rağmen titrek adımlarla gelmiş ve hiyerarşinin tepesindeki generalleri bile şaşırtacak şekilde çabuk sonuç alabilmiştir. Oysa devrimciler, yıllar sonra izlediğimiz 12 Eylül komedilerindeki gibi “temiz kalpli” ve bir parça alık insanlar değillerdir. Ağır yenilginin yarattığı bir deformasyon olarak “mağduriyet” edebiyatı dört bir yanı kaplamış olsa da 12 Eylül darbesi, “sosyal savaş”ın yeni (ve evet hazin) bir evresinden başka bir şey değildir.

 

Diğer firarilerden Mustafa Özenç darbenin üzerinden dört ay bile geçmeden 7 Ocak 1981’de yakalanarak Tarsus’ta Jandarma karakoluna götürülür. Gözaltına alınışı sırasında gelişigüzel yapılan üst aramasında üzerindeki silah fark edilmemiştir. Karakolda kelepçesi çözülürken Mustafa Özenç silaha davranır, kendisini ihbar ederek yakalanmasını sağlayan bekçiyi oracıkta öldürür. Ardından silahlarına davranan iki astsubayı da vurarak, yaşadıkları şokun etkisiyle müdahale etmeyi akıllarından bile geçiremeyen erlerin arasından sıyrılarak kapıya kadar ulaşır. Karakoldan uzaklaşırken çıkan çatışmada bir de er hayatını kaybeder. Mustafa Özenç’in bu ikinci firarı daha da kısa sürecektir. Özenç 2 Mart 1981’de Adana’da tekrar yakalanır. Kısa bir süre içinde yargılanarak idama mahkûm edilir ve 20 Ağustos 1981’de idam edilir.

 

12 Eylül’ün neredeyse sıfırladığı toplumsal dinamikler yeni filizlerini vermeye 1987’de başlar. İlk kıpırdanmalar üniversitelerden gelir. Onu işçi ve memur hareketleri izleyecektir. Eğer konumuz toplumsal muhalefet dinamiklerinin gelişimi olsaydı, sözün burasında işçilerin 1989’daki yaygın bahar eylemlerinden ve Zonguldak’ta 1991’de yüz bin kişilik Ankara yürüyüşüyle taçlanacak olan madenci direnişinden uzun uzun bahsetmemiz gerekecekti. Kısaca anılan bu canlanmanın hapishanelerdeki göstergesi ise yaşanan direnişler sonucu dengelerin yeniden kurulmaya başlaması idi. Hapishanelerde özgürlük fikrinin yeniden can bulmasıysa kendini en somut şekilde yaygın firar girişimleriyle gösterecekti. Çoğunluğu başarılı olan girişimlerle yani…

 

Sözün burasında yolumuz Adem Kütük’le yeniden kesişir. Gaziantep’te yakalanışının üzerinden yedi yılı aşkın bir süre geçmiştir. “Görüldü”lü mektuplarının yeni adresi Kırşehir’dir Adem’in. Askeri mahkemelerin adaletle bir ilgileri yoktur. Bırakınız adaleti, işi kitabına uydurmak gibi bir dertleri bile yoktur. Formel hukuğun işlemediği başka bir düzlemde yürümektedir işler. Bu durumda tek bir tahliye yolu bırakılmıştır içeridekiler için ve Kırşehir’deki tutsaklar da diğer pek çok hapishanede olduğu gibi özgürlüğün kapısını aralamak üzere işe koyulmuşlardır bile… İlk plan dışarıdan içeriye tünel kazmak üzerine kuruludur. Bu plana uygun olarak dışarıdaki devrimciler hapishanenin karşısında bir arsa satın almış ve yakınlarda bir de ev kiralamışlardır. Ancak içerdekiler bu planla yetinmez ve kendi tünellerini de kazmaya başlarlar. Bu çalışma sürerken dışarıdaki yoldaşlarının yakalandığı ve dışarıdan içeriye kazma planının olduğu gibi açığa çıktığı haberi gelir. Üstelik gizli kapaklı da değil, basın devletin bu başarısını, açığa çıkan planın detaylarıyla birlikte ballandıra ballandıra anlatacaktır. Çünkü sonuca ulaşmış her firar gibi, önlenebilen her girişim de başarılı olan tarafın lehine ciddi bir moral kazanım anlamına gelir. Kaçmayı başaran her tutsak, devlet otoritesinin ve duvarlarının özgürlük fikrinden daha güçlü olmadığı mesajını dünyaya taşımaktadır. Başarısız girişimler ise kaçışın imkânsızlığına yapılan bir vurgu gibidir. Otoritenin yenilmezliğine yapılan bir vurgu gibi… Dünyaya verilen mesaj bu kez kaçmayı asla denememek üzerinedir…

Her ne olmuşsa olmuştur ve dışarıdan içeriye açılmak istenen yollar kapatılmıştır. İçerideki olası bir girişim için önlemler arttırılmıştır da… Ama yetmez. 12. Koğuştan dışarıya doğru tam beş buçuk ay boyunca kazar içerdekiler. Uzun uzun kazarlar… Geniş geniş kazarlar… Tünelin uzunluğu 118 metre, çapı ise 70 santimdir. Beş buçuk aylık bu çalışma sırasında kaba bir hesapla dört kamyon doldurmaya yetecek kadar toprağın kamufle edilmesi gerekmiştir. Nihayet 17 Eylül 1988 sabahı geldiğinde, sayım için koğuşa giren gardiyanlar orada sayacak kimse bulamayacaktır. 18 firari arasında Adem Kütük ve Adana firarındaki yol arkadaşlarından Erdal Aykaç da vardır. Adem, firardan yalnızca bir gün sonra 3 arkadaşıyla birlikte Mersin’de yeniden yakalanır. Onun için Kırşehir firarından geriye, tünelde çekilmiş gülümseyen fotoğraflar ve değerine paha biçilemeyecek olan bir günlük özgürlük kalacaktır. Ve yıllar sonra, Malatya Hapishanesinde, bitişine 5 metre kala yakalanan 30 metrelik tüneli de mutlaka o bir günlük özgürlüğün özlemini içinde  duya duya kazıyordu Adem Kütük.

 

 

12 Eylül’e Atılan Tokat: Metrİs

 

Kırşehir tünelinin ilginç hikayesine rağmen 1988 yılının ve hatta Türkiye tarihinin sembolik değeri en güçlü tünel eylemi 25 Mart 1988’de Metris Askeri hapishanesinde gerçekleştirilmiştir. Metris 12 Eylül darbesinin kendisini en çok hissettirdiği hapishanelerden biri olmakla kalmamış, darbeye karşı en önemli direniş üslerinden de biri olmuştur. Adeta toplama kampı görüntüsündeki 12 Eylül zindancılığına karşı direnişin en örgütlü olduğu yer Metris’ti. 4 devrimcinin ölümüyle sonuçlanan 1984 Ölüm Orucu da Metris’in direniş tarihinde önemli bir kilometre taşı olmuştu.

 

12 Eylül yaklaşırken İstanbul – Davutpaşa, Ankara – Mamak ve Diyarbakır Hapishaneleri darbeciler için pilot hapishaneler olarak düşünülmüştü. Darbe kendini henüz 12 Eylül gelmeden önce buralarda göstermişti. Metris Askeri Hapishanesi ise 12 Eylül’ü takip eden aylarda, 22 Nisan 1981 günü açıldı. Burası kışla içine kurulmuş son derece güvenli sayılan bir hapishaneydi. 12 Eylül zorbalığının sembol mekânlarından biri olan bu hapishanenin inşası büyük ölçüde Koç grubu tarafından finanse edilmişti. Hapishane 66. Mekanize Tümen’in merkezindeydi ve herhangi bir firar teşebbüsü halinde dışarıya ulaşmak neredeyse imkânsız görünüyordu. Beton zemin, sık döşenen demir çubuklarla güçlendirilmişti. Hapishane idaresine bakılırsa Metris’in üstünde kuş bile uçması mümkün değildi.

 

Kısacası Metris sadece Metris değildi. Metris 12 Eylül’den başka bir geçmiş ve gelecek olmaması demekti. Dışarısı diye bir yer olmaması demekti. Ufku görememek demekti. Önünüze gelen herkese selam durup “komutanım” çekmek zorunda olmak demekti. Anne babanızla, eşiniz, kardeşiniz ya da avukatınızla her görüşmenizden önce çırılçıplak soyularak aranmanız demekti. Bir numaraya ve bir mahkûm üniformasına indirgenmeniz demekti… Darbeciler nasıl bir ülke inşa etmek istiyordularsa öyle bir hapishane inşa etmişlerdi işte ve bu yüzden Metris’ten kaçmak demek yalnızca bir hapishaneden firar etmek anlamına gelmeyecekti. Ve yaptılar…

 

İşe koyulduklarında ellerinde yalnızca parmak büyüklüğünde bir eğeleri vardı. İğneyle kuyu kazar gibi kazdılar. Zamanla tüneli kazarken başlarına bela olan demirlerden kazı aletleri yaparak devam ettiler yollarına. Çıkan toprakları bol suyla karıştırıp çamur halinde eriterek kanalizasyona boşalttılar. Kanalizasyon tıkandığında çamurdan toplar yapıp çatı aralarına açtıkları delikten atarak kurtuldular topraktan… Tam iki ay boyunca çamur içinde, havasız bir delikte kazıldı 60 metre uzunluğundaki tünel. Kaçış günü geldiğinde 11’i idam ve 9’u müebbet hapis mahkumu 29 devrimci o tünelden geçerek kışlanın içine çıktılar ve tam beş buçuk saat kimseye görünmeden sürünerek kışlayı da aşmayı başardılar.

Flash Back: İlk Tünel Maltepe’de

 

30 Kasım 1971’de Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ziya Yılmaz ve Ömer Ayna Maltepe Askeri Hapishanesinden kaçarlarken Türkiye hapishanelerinin ilk tünel eylemine imza atmışlardı ve sadece 15 metrelik bir tünel yetmişti kaçabilmeleri için. Bu ilk tünel kazılırken çıkarılan toprak, her gün düzenlenen maçlar ya da eğlenceler vesilesiyle dışarı atılabilmişti. Yine üzerlerindeki çamurun dikkat çekmemesi için yağmurlu havalarda maç yapmayı tercih ediyorlardı. Ancak bu kaçış fazla uzun sürmeyecektir. Ulaş Bardakçı 19 Şubat  1972’de Arnavutköy’de katledilir. Deniz’lerin idamına karar verilmiştir ve onu kurtarmak için harekete geçen arkadaşları tam bir kıyıma uğrarlar. Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna 30 Mart 1972’de Kızıldere’de katledilen devrimciler arasındadır. Deniz Gezmiş’lerin idamı ve İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede ölümünden sonra 12 Mart darbesi Türkiye’nin ilk silahlı muhalefet hareketlerini fiziki olarak tasfiye etmeyi başarmış olur. Ancak bir tür Pirus zaferidir bu. 12 Mart darbesinin kanla bastırdığı hareket, 1975 yılına gelindiğinde çok daha canlı bir sosyal zeminde ve yaygın olarak yeniden ortaya çıkacaktır. Toplumsal muhalefet yükseldikçe devletin baskısı artar ve devreye paramiliter güçler de sokulmaya başlanır. Bu yeniden yükseliş döneminin ilk başarılı tüneli de bu şartlar altında Ulucanlar Hapishanesinde kazılır.

 

13 Mart 1977’de ikisi adli olmak üzere altı tutuklu ve hükümlünün Ulucanlar’dan tünel kazarak kaçışlarının ilginç bir öyküsü de vardır. Firar planını bugünün meşhur liberallerinden Taner Akçam yapar. Taner Akçam dışarıdaki yoldaşlarına planından bahsettikten sonra Ulucanlar’dan bir kaçış planlandığı okul kantinlerinde bile konuşulur olmuştur. Hal böyleyken firarı denemek çok ciddi bir risk olacaktır. Dışarıdaki yoldaşları Akçam’dan kaçışın ertelenmesini istese de plan uygulanır ve başarıya ulaşır. Zira Akçam bir gece rüyasında “çamaşır tozu”  görmüştür ve rüyasını paylaştığı adli bir hükümlü rüyayı özgürlüğe yorduğu için tünelciler planı uygulamaya sokarlar. 1978 yılına gelindiğinde ise toplumsal muhalefetin yaygınlık ve derinliğine koşut olarak firar olaylarında da adeta patlama yaşandı; her türlü yöntemi kullanarak hapishanelerden kaçan tutuklu ve hükümlü sayısı tam 1727 kişi olmuştu. Tüm bunların dışında 1971’den bugüne onlarca hapishanede yüzlerce tünel kazıldı. Bir kısmı başarılı oldu, bir kısmı ise son anda fark edildi. Ancak birkaç saksıyı toprakla doldurmaya yarayacak kadar kazılıp yakalanan tünellerden dolayı hükümlülerin infazları yakıldı. Normalde kalmaları gereken süreden çok daha fazlasını geçirmek zorunda kaldılar içerde… Ayrıca firara teşebbüs suçlamaları ile yargılandılar ve hükümler giydiler. Sürgünler yediler… Dayağın işkencenin zaten lafını etmek bile gereksiz…

 

Takas, Baskın, Can Pazarı

 

Suç ve ceza denklemi üzerine yapılabilecek her yorumun ötesinde bir gerçek vardır ki o da hangi yasaya dayanırsa dayansın, her ne gerekçeyle yapılırsa yapılsın, insan hangi tehditle karşı karşıya bırakılırsa bırakılsın, özgürlüğe dönük her sistematik kısıtlama mutlaka dirençle karşılaşacaktır. İşte bu yüzden kapatılma uygulamaları ile firarlar neredeyse yaşıt eylemlerdir. Türkiye’de 1970 yılından bugüne kadar yaklaşık 16 bin kişinin hapishanelerden firar etmiş olması da şaşırtıcı olmasa gerek. (Bu rakama, kaçması son derece kolay olan açık ve yarı açık hapishanelerde yaşanan firarlar dâhil değildir)

 

Tünel kazmak dışında kullanılan firar yöntemlerin çeşitliliği ise baş döndürücüdür. Boşuna değil, beton ve demir yığını bir izbeye kapatıp her türlü sosyalleşme olanaklarından yoksun bıraktığınız, görüş alanında betondan başka bir şey bırakmadığınız, her an bedensel cezalarla da karşılaşabileceğini kendisine türlü türlü yöntemlerle ima edip durduğunuz, annesi, babası, eşi, kardeşi, çocuklarıyla bile her türlü temas olanaklarını elinden aldığınız (en iyi ihtimalle haftada bir gün bir saatliğine ve dokunamadan görüşme yapabilecektir) bir insanın özgürlük üzerine herhangi bir insandan çok daha fazla düşüneceği açıktır. Bu kişi mevcut durumu değiştirmek için harekete geçerken de sokaktaki insandan çok daha gözü cesur ve kararlı olacaktır.  Tünel kazmaktan sonra en yaygın biçimde kullanılan kaçış yöntemleri yine belirli ölçülerde örgütlü davranmayı gerektiren yöntemler olmuştur. 2 Ocak 1990’da Sinan Kukul ve Mürsel Göleli’nin ya da 7 Ağustos 1997’de Ümraniye hapishanesindeki 5 tutuklunun gerçekleştirmiş oldukları gibi görüşe gelen bir yakınıyla yer değiştirmek böyle bir yöntemdir mesela… Tahliye edilen bir tutuklunun yerine dışarı çıkmak da az görülen bir yöntem olmamıştır. 15 Şubat 1990 günü tahliye olması gereken Özgür karakaş’ın yerine Cemal Keser’in dışarı çıkması gibi… 1 Kasım 1991’de Ulucanlar Hapishanesinden kaçan İbrahim Bingöl gibi gardiyanlardan yardım alarak hapishane kapısından çıkıp gidenler de yok değildir… Bazı firarlarda para konuşur; 8 Kasım 1994’te uyuşturucu kaçakçısı Nejat Daş Sinop’tan İstanbul’a mahkemeye götürüldükten sonra firar eder. Görevli jandarmalar Nejat Daş’ın kendilerine içine uyuşturucu katılmış pide ikram ettiğini söyleseler de olayın böyle gelişmediği sonradan açığa çıkacaktır. Nejat Daş yüklü miktarda rüşvet karşılığında askerler tarafından serbest bırakılmıştır.

 

Daha şiddetli yöntemler kullanarak kaçmayı başaranlar da vardır elbette. Bunların en çarpıcısı 9 Aralık 1977’deki Adana – Topbaşı Hapishanesi baskınıdır. O gün bir grup militap hapishaneyi basarken içeridekiler de daha önceden içeriye sokmayı başardıkları silahlarla gardiyan ve jandarmaları etkisiz hale getirirler. Bu olay sonucunda dokuz kişi Toptaşı Hapishanesinden kaçacaktır. Bunlardan en ünlüsü olan Şemsi Özkan 12 Eylül darbesinden sonra yakalanacak ve önce itirafçı olacak, darbecilerin kurduğu itirafçı örgütlenmesinde hiyerarşinin en tepesine geçecek ve ardından devletin kadrolu bir elemanı olarak “hizmete” devam edecektir. 25 Mart 1980’de ise Osmaniye hapishanesindeki sekiz mahkûm dışarıdan yardım almadan gardiyanları etkisiz hale getirerek kaçmayı başarırlar. Hastane ve Adliye yolculukları sırasında dışarıdan yapılan baskınlarla gerçekleşen firarlar ise medyada kendilerine çokça yer bulabilmiş eylemlerdir. 24 Nisan 1989 günü kalbinden muayene olmak için Çapa Tıp Fakültesi hastanesine götürülen Abdülkadir Konuk’un kaçırılması olayı en ünlü hastane baskınlarından biridir.  Sevk sırasında kendi işini gören hükümlülerin olmaması düşünülebilir mi? 16 Kasım 2003 günü Ankara Ulucanlar Hapishanesinden Antalya’ya nakledilmekte olan 6 hükümlüden 3’ü Uşak yakınlarında firar etmek üzere harekete geçtiğinde nakil aracında bulunan jandarmaları kolayca etkisiz hale getirip silahlarına da el koyarak kaçarlar. Önce İzmir’de sonra da İstanbul’da birer araç gasp ederek kaçmayı sürdüren firariler Yeni Sahra’da polisle karşılaşırlar. Açılan ateş sonucu firarilerden Mehmet Çiçekli başından isabet alıp ağır yaralanır. Diğer firariler ise izlerini kaybettirmeyi başaracaklardır.

 

Hapishanelerden söz açıldığında daha fazla güç, daha fazla otorite, daha fazla kontrol gerektiğini söyleyen muktedirler için asla kaçılamayacak bir hapishane tipi ve rejimi arayışı hiç bitmemiştir. Ve hapishanelerden söz açılır da hücre tipi “yüksek güvenlikli” hapishaneleri atlamak olur mu hiç. 122 kişinin hayatı ve 600 kişinin beden bütünlüğü pahasına açılıp varlığı devam ettirilen F Tipi “Yüksek Güvenlikli” hapishaneler hakkında her şeyi duymuş, her şeyi okumuşuzdur da bu demir ve beton yığınlarından da kaçılabilmiş olduğu dikkatimizden kaçmıştır yine de… Adana F Tipi Hapishanesi’nde tutulmakta olan Hasan Kabak isimli tutuklu, yüksek ve tel örgülü çatıları, çatıların üstü dâhil bütün hapishaneyi 24 saat boyunca izleyen kameraları, nöbetçi kulübelerini, elektrikli ve jiletli tel örgüleri aşarak, 7 Mayıs 2004 sabahı kaçmayı başararak, kaçmanın imkânsız olduğu hiçbir yer olamayacağını tüm dünyaya gösteren örneklerden biri oldu.

 

Erdinç Yücel

Yeni Harman – Mart 2012 sayısı için yazılmıştır.

 

Bir Cevap Yazın