ÇOK KONUŞUYORUZ…

angry cat

Çok konuşuyoruz… Nefes almadan konuşuyoruz, sözün ağırlığını hiç hesap etmeden… Bir sözümüz ikincisini tartamadan konuşuyoruz. Bir sürekliliğin uzağında, hassasiyetlerimizin tuzağında konuşuyoruz… Biz kırk küp, kırkımızın da kulpu kırık küp bir kuyuya düşmüş konuşuyoruz. Derdimiz kuyudan bir taş çıkarmak

Diyelim ki Hrant’tan konuşuyoruz… Diyelim ki Sivas’tan konuşuyoruz… Diyelim ki darbelerden… Diyelim ki işkencehanelerden… Diyelim ki evet içerde – dışarıda tecavüze uğrayan çocuklardan konuşuyoruz… Dilimizden hukuğu eksik etmeden konuşuyoruz… Gecikmiş adaleti, kırpılan özgürlükleri, yargının bağımsızlığını, medyanın dokunulmazlığını konuşuyoruz… Dilimiz yaralarımıza gidiyor gidiyor da her meseleyi ısrarla bağlamından kopararak konuşuyoruz…

Bu bereketsiz atmosferde gündemimiz mahkeme tutanaklarıyla sabitlenmiş bir kere. İşte geçmiş günler… İşte  Sivas’ta zaman aşımının son günü, Hrant davası, Uludere, Ali İsmail Korkmaz davası, Mehmet Ayvalıtaş filan… Ve biz ufkumuzu kesen o görünmez ve mutlak hududu bir an olsun ihlal etmeme kaygısıyla mızıldanıyor ha mızıldanıyoruz… Çünkü yeri geldiğinde türkü söylemenin, yeri geldiğinde çantanda iki limon bulundurmanın, yeri geldiğinde üç kişi yan yana yürümenin yasak sayılabildiği bu halklar hapishanesinde, en büyük hürriyetimiz ahvalimize yazıklanabilmemizdir. Zihnimize döndürüle döndürüle, dağlana dağlana, kanırta kanırta işlenen o meşum meşruiyet sınırlarını hiç sorgulamadan devleti adaletin kalesi ve bekçisi saymaktan işte bu yüzden vazgeçemiyoruz. Sivas’ın, Gazi’nin, Maraş’ın, ensesinden kurşunlanmış Hrant’ımızın, Uludere’nin, Pozantı’da tecavüze uğrayan çocuklarımızın ve dahi saymakla bitmeyecek tüm yaralarımızın hesabını görmesi için devlete vahlanıyoruz ha vahlanıyoruz… Her birinin arkasında bizzat kendisi yokmuş gibi devletin adaletine sığınıyoruz ha sığınıyoruz… Yeri gelip hızımızı alamıyoruz da “yargı 12 Eylül’ün hesabını görüversin” bile diyebiliyoruz. Varın gerisini siz hesap edin…

Ve biz nefes almadan konuşup durduğumuz için, her meseleyi kendi sürekliliğinden kopararak devletin çizdiği nihai sınırların bir adım ötesine geçmeyi başaramadığımız için, kendi sözümüz, yeri gelince kendi çocuklarımızın kuyusunu kazmaktan da geri durmuyor. Tutukluluk süresini on yılla “sınırlayan” yasa yürürlüğe girdiğinde “Hizbullah’çılar serbest bırakılıyor”  diye feveran ederken, sözün nerelere gideceğini aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz elbette… Böylece yüzlerce kişinin yüzüne bir daha açılmamacasına kapatılan demir kapılar meşruiyetini bizzat bizim hassasiyetlerimizden edinmiş oluyor. Yargıtay aşamasını tutukluluk süresinden saymayan uygulamalar, senin sayende kural halini almadı mı ey hassas kardeşim… Sonra Sivas davası gündeme geliverdiğinde zaman aşımını diline dolamanın hikmeti ne ola ki? Getirisi ne ola? Tam otuz yıl önce fiili varlığı son bulmuş olan devrimci bir örgütün ana davasında zamanaşımı 30 yılda dolabilmişken… Kafasının üstünde taşıdıkları ceza tehdidiyle berhava edilen 30 yılın ardından ilk kez rahat bir nefes alabilen bu (çoğu eski) devrimciler kadar şanslı olamayacak nice kuşaklar yaratmak mıdır hevesiniz? Hadi varın Pozantı’ya uzanın… Çocuğun zindanda ne işi var diyeceğine, çocuklar için daha güvenli ve (nasıl oluyorsa artık) insani hapishaneler isteyen vatandaş, taciz mağduru çocukların hücrelere kapatılmış olmasından mutluluk duymakta mıdır şimdi?

Ah o demokrasi aşkı… “İnce” siyasetler… Derin hassasiyetler… Demokratik çözümler, barış süreçleri, katılımcı anayasalar filan…

Evet yaralarımız pek taze… Her biri birbirinden derin bu yaraların ve sağalmak bilmemelerinin en büyük nedeni susturuluyor oluşumuz değildir canım kardeşim… Nefes almadan konuşmaktaki ısrarımızdır… Adalet dilenmekten bir türlü vazgeçemediğimiz devleti karşımızda bulmaktan duyduğumuz ölesiye korkudur, bizleri kendi çocuklarımızın cellâdına, zindancısına, mütecavizine çeviren şey…  Onun çizdiği hukuk algısının, adalet anlayışının, meşruiyet sınırlarının dışına çıkmaktan duyduğumuz ölesiye korkudur… Yoksa senin adalet duygun ayakta olduktan sonra… Sen kendi hayatın hakkında söz ve karar sahibi olduktan sonra… Sen bu temsiliyet oyunundaki figüran rolüne sığınmaktan nihayet vazgeçtikten sonra… O katliamcılar, o tecavüzcüler, o işkenceciler içerde olsa ne yazar, dışarıda gezse ne yazar…

Haziran gelmiş, sonra Temmuz, Ağustos, Eylül… Çıkarılan gözler, çalınan hayatlar, hapishaneler kardeşlerle dolu ve biz konuşuyoruz ha konuşuyoruz… Yargı “görev”ini ifa etsin diye… Çıkarılan gözlerin, çalınan hayatların hesabı sorulsun diye… Eli palalı bi haydutun yakasına yapışılsın diye… Devlet, paralı katillerinden, kendi maşalarından hesap sorsun diye… Kimin adına? Devlet eliyle katledilenler adına! Pek güzel…

O devletlülerin, o yargıçların, hesap sormasını dilediklerimizin, içişlerinin falan hiç dahli yokmuş gibi… Hırsızın hiç suçu yokmuş gibi…

Konuşuyoruz ha konuşuyoruz. Dilimiz hep yaralarımıza giderek, bir sürekliliğin uzağında, hassasiyetlerimizin tuzağında… Mağduriyet hissimizi içimize sindire sindire… Konuşuyoruz ha konuşuyoruz…

Devlet bir gün bizim için de adalet dağıtır mı? Maaşlı cellatlarından bizim adımıza hesap sorar mı?

Boynumuzu iki ucu keskin ve boklu o bıçağın altına seve seve uzatırsak belki. Ve zaten devlet yaralarımızı sarmak için vardır… Hepimiz adına adalet dağıtmak için… Yersen elbette…

Erdinç Yücel 

Meydan Gazetesi‘nin 13. Sayısında Yayımlanmıştır.

Meydan13kapak

 

Bir Cevap Yazın