Kategori arşivi: külliyat

Tecrit, Tek Tip, Tretman ya da… MİKADO’NUN ÇÖPLERİ

Shrek:Biz diye bir şey yok. Bizim de yok. Sadece ben ve bataklığım var.”

Mikado’nun çöplerini bilir misiniz? Kibrit ya da kürdanlarla oynanan anlaması kolay, oynaması zor bir oyundur. Kürdanları önce yere saçar, sonra tek tek toplarsınız. Tek bir şart vardır; saçılan kürdanlardan birini alırken diğerlerini kımıldatamazsınız… Hiçbir kürdan diğerine değmemeli, birbirini etkilememelidir. Sizin için en iyi hedef kuşkusuz diğerlerinden yalıtık olan kürdanlar olacaktır.

Bizi de burada, neredeyse 4 yıldır “Mikado’nun Çöpleri” gibi tek tek “toplamaya” çalışıyorlar.

Biri “toplanır”, sesi boşlukta yitirilmeye çalışılır; adı, benliği, teninin rengi, siyasal ve sosyal kimliği, fiziki ve ruhsal bütünlüğü yok edilirken diğeri onu duymasın istiyorlar. Birbirine değmeyen kürdanlar gibi… Tecrit, Tek Tip, Tretman ya da… MİKADO’NUN ÇÖPLERİ yazısına devam et

SİZ DOĞURUN GEREKİRSE POZANTI…

k kitap

Şimdi kendini kollamanın tam zamanı… Aklımız ermeye başladığı günden bu yana biliriz ki politikacılar ne zaman hayattan, demokrasiden, hukuktan falan bahsetmeye başlasalar başımıza yeni bir çorap örülmeye de başlanmış demektir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat böyle günler değil miydi bizler için… Hani muktedirlerin demokrasiyi koruyup kollamak için kolları sıvadıkları o postal günleri… 19 Aralık’ta içerdekilerin nasıl “hayata” döndürüldüğünü, Çernobil’den sonra “biraz” radyasyonun sağlık için ne kadar faydalı olduğunu,  ABD, Kore’ye ve Afganistan’a özgürlük getirirken ordumuzun oralara “barış” gönüllüsü olarak gittiğini, bir takım “suça itilmiş” çocukların Pozantılara filan konarak sorumsuz ailelerinden kurtarıldığını nasıl unutabiliriz ki? Pozantı’daki çocukların tecavüze uğradığı, Uludere’li çocukların bin parçaya bölündüğü bir takım talihsiz kazalar da olmuştur elbette bu arada ama devletimiz tutarı neyse fazladan fazladan ödeyecek kadar da bonkördür şükür… Çocukları tek kişilik hücrelere koyarak çözer tecavüz sorununu… Tecavüz demişken N.Ç. konu dışıdır elbette. Çoğu kamu görevlisi 26 adamla kendi isteği dâhilinde beraber olmuştur o, koskoca yargı organları yalan söylemeyeceğine göre… SİZ DOĞURUN GEREKİRSE POZANTI… yazısına devam et

Yeni Başlayanlar İçin Ahmet Davutoğlu

doğal sit alanı

Doğal SİT Alanında Medeniyet Kurmak 

Haziran’ın sonları… Havalar sıcak… Altunizade’de bir bina gözünü dört açmış türlü türlü polis ekipleriyle kaynıyor. Takım elbiseli adamlar, kepli gençler ve bir kısım medya mensubu…

Burası bir üniversite kampusü ve bugün ilk mezuniyet törenine sahne oluyor. Konuklar ağır fakat yabancı değiller bu binaya. Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurduğu İstanbul Şehir Üniversitesi burası. Ve ilk mezuniyet töreninin baş konuğu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Ahmet Bey burada kendi evinde kuşkusuz. Kurucularından olduğu bir okulda başka ne olabilir ki zaten… Diğer konuk ise YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya… O da kendisini evinde hissedebilir. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kurucu rektörü ta kendisidir nasıl olsa…

Adını kendi öğrencileri dışında neredeyse hiç kimse duymuş olmasa da “özgül ağırlığı” hayli yüksek bir üniversite hakkında konuştuğumuzu anlıyor olmalısınız. Yeni Başlayanlar İçin Ahmet Davutoğlu yazısına devam et

Sisi’nin Hikâyesi

Bana Dostunu Söyle

Hayat ne garip; darbeler filan… Mısır’daki askeri faşist darbeden sonra olanca mağduriyetiyle hakkı ve hakikati haykırmaya başlayan Başbakan Erdoğan, 18 Temmuz günü Ak Parti Dışilişkiler Başkanlığı’nın düzenlediği iftar programında konuşmaktadır: “Türkiye’de bir kişi, iki kişi, üç kişi, dört kişi polise şiddet uygularken ölüyor, tweet’ler, facebook’larla, dünyanın altını üstüne getiriyorlar ama öbür tarafta şu ana kadar Mısır’da 300 kişi ölüyor, bunların 53 tanesi namaz kılarken ibadet esnasında kurşunlanarak öldürülüyor, dünya sessiz. Niye konuşmuyorsunuz? Hadi bunun karşısında da konuşun. İkircikli olmanın anlamı yok” diyerek haykırışı ile isyanını dile getirmektedir.  “Polise saldırırken” ölen bu kişilerin adları Abdullah, Ethem, Mehmet ve Ali İsmail’dir… Mısır’daki darbeyi yapan Abdülfettah El-Sisi’yle birlikte Dolmabahçe’de sırıtarak mutlu mesut poz veren de bu dört kişidir zaten. Milletçe bilir – tanırız biz onları… Sisi’nin Hikâyesi yazısına devam et

R4bia Derken?

eylül yeni harman rabia
Rabia Arapça’da dört, dördüncü anlamına geliyordu ve Müslüman Kardeşler üyeleri; “Muhammed Mursi, Mısır’ın dördüncü Cumhurbaşkanı olduğu için biz bu işareti yapmayı uygun gördük…” diye açıklıyorlardı bu işaretin anlamını. 

Sonra bazı tarihçiler çıkıp Rabia işaretini ilk kullanan kişinin Ali ile savaşa girerek Mısır’ı ele geçiren ve 661 yılında Ali’nin öldürülmesi sonucu kendisini gerçek dördüncü halife ilan eden Muaviye olduğunu söylediler…

Oysa ne Muaviye dördüncü halifedir ne de Mursi Mısır’ın dördüncü cumhurbaşkanı…

Muaviye zaten malum, dördüncü halife Ali’nin öldürülmesinden sonra halifeliğini ilan etmiştir… Muhammed Mursi ise sırasıyla Muhammed Necib, Cemal Abdül Nasır, Muhammed Enver el Sedat, Muhammed Hüsnü Mübarek ve Muhammed Hüseyin Tantavi’den sonra Mısır’ın altıncı Cumhurbaşkanı’dır. Enver Sedat’ın suikasta uğramasından sonra geçici olarak bu göreve getirilen Sufi Ebu Talib’e ise bu listede yer vermedik.

Erdinç Yücel – yeniHarman Eylül 2013 sayısından

 

 

 

Korkunun Arkeolojisi

12 eylul 1980 darbesi

Eski günler…

12 Eylül olmuş bitmiş, el kadar çocuk ne bilsin ne olduğunu… Hoş, “bitmiş” lafın gelişi. Bittiği yok bu meretin, yakın zamanda da bitecek gibi görünmüyor.

Okumayı yeni yeni öğrenmiş bir çocuğun gözünden bakın dünyaya… Kurt adamların kafeslerde dolaştırıldığı, balonların ve sakızların ölü derisinden yapıldığı günlerdir onlar. Sokakta biri sizi çevirip sorduğunda; “Ne sağcıyım ne solcuyum, Atatürkçüyüm” diye cevap vermek zorunda olduğunuz günler… Sakallı Bebek henüz doğmamış ve Adile Naşit ölmemiştir… Gazetelerin Kenan Evren posteri dağıttığı ve sizin bu pop star kılıklı generalin yüzünü filan sevip okşadığınız günlerdir. Korkunun Arkeolojisi yazısına devam et

ÇOK KONUŞUYORUZ…

angry cat

Çok konuşuyoruz… Nefes almadan konuşuyoruz, sözün ağırlığını hiç hesap etmeden… Bir sözümüz ikincisini tartamadan konuşuyoruz. Bir sürekliliğin uzağında, hassasiyetlerimizin tuzağında konuşuyoruz… Biz kırk küp, kırkımızın da kulpu kırık küp bir kuyuya düşmüş konuşuyoruz. Derdimiz kuyudan bir taş çıkarmak

Diyelim ki Hrant’tan konuşuyoruz… Diyelim ki Sivas’tan konuşuyoruz… Diyelim ki darbelerden… Diyelim ki işkencehanelerden… Diyelim ki evet içerde – dışarıda tecavüze uğrayan çocuklardan konuşuyoruz… Dilimizden hukuğu eksik etmeden konuşuyoruz… Gecikmiş adaleti, kırpılan özgürlükleri, yargının bağımsızlığını, medyanın dokunulmazlığını konuşuyoruz… Dilimiz yaralarımıza gidiyor gidiyor da her meseleyi ısrarla bağlamından kopararak konuşuyoruz… ÇOK KONUŞUYORUZ… yazısına devam et

Bir Kumsal Hikâyesi

“Bir kent nasıl öldürülür göz göre göre
Ben inanmıyorum kim ne derse desin.”

(Ahmet Telli)

Kendini kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya var etmeyenler bilmez bunu; her şehrin bir kokusu vardır. Her sokağın bir hafızası… Her beton parçasının dehşetli bir hikâyesi… Her ağaç altının bir parça hüznü… Değil mi ki bir odadan küçük bir eşyacığı atmakla bir aşkı kurutmak mümkündür… Bir meydanın ismini değiştirmekle bir felaketi unutturmak ya da… Bir Kumsal Hikâyesi yazısına devam et

Bir Bakanın Seyir Defteri

muammer güler idris naim şahin

Devir teslim törenlerinin kendine has bir hüznü, kendine has bir heyecanı ve kendine has bir güzelliği olsa gerek. Bizim için hiç eskimeyecek olan sabık İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, devir teslim töreni sırasında yapmak istediği ama yapamadığı Angelina Jolie şakasıyla, hüznüyle ve halefine yönelttiği temenni cümleleriyle bize kendisini bir kez daha tanıtmış oldu. Bir Bakanın Seyir Defteri yazısına devam et

Yalan Rüzgârına Karşı Eylem Fırtınası

odtü

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin rektörlük binasında önemli bir konuğun ayak sesleri yankılanıyor. Yalnızca bir devleti değil, güç, özgüven ve tecrübeyi temsil eden bir şahsiyetin ayak sesleri bunlar… Tarih 6 Ocak 1969… Günlerden pazartesi… Saat 13:00… O günkü Milliyet gazetesinin manşetinde; “Komandolar Tartışması Devam Ediyor” yazılı… Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Milletvekili Emekli Albay İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, milliyetçi toplumcular adına yaptığı açıklamada; “Bu memleket Moskof uşaklarının değil, Ergenekon aslanlarınındır.” diyor. İç sayfa haberlerinin neredeyse hiçbiri yabancı sayılmaz. İzmit’te tecavüze uğrayan bir genç kız yakınları tarafından boğularak öldürülmüş… On bir bin Alman genci 1968 yılı içinde vicdani red başvurusu yapmış… Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios ikili görüşmelerden umutlu olduğunu açıklamış… Ruslar Venüs’e uzay aracı göndermişler… Astroloji köşesindeki Balık burcu yorumu ise insanı hayretler içinde bırakacak denli gerçekçi: “Bugün bir fırtına huzurunuzu kaçıracak. Paranızı ve eşyanızı iyi muhafaza ediniz. Talihiniz pek yaver gitmiyor.” Yalan Rüzgârına Karşı Eylem Fırtınası yazısına devam et

MEMLEKETİMDEN REKTÖR MANZARALARI

 

Sedat Laciner

REKTÖR, STRATEJİST, GASTECİ, LİBERAL, MANİPÜLATÖR…

SEDAT LAÇİNER

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Rektörü, strateji uzmanı, gazeteci, liberal… ODTÜ’de olaylar patladığı gün Milliyet gazetesinin manşetinde o vardı. Kemik iliği kanseri tedavisi görürken, devamsızlık gerekçesiyle üniversitedeki görevinden aldığı Yrd. Doç. Dr. Güran Yahyaoğlu’nun ölümünü haber veriyordu Milliyet. Bir akademisyenin ölümcül bir hastalıkla boğuştuğunu bildiği halde, tedavi sürecinden kaynaklı devamsızlıklara disiplin yaptırımı uygulamaktan çekinmeyen bir rektördü o. ODTÜ’lü öğrencilere karşı çığırtkanlığa girişirken de dikkatleri kendi üzerinden ODTÜ’lülere çevirmek gibi bir derdi yoktur herhalde. MEMLEKETİMDEN REKTÖR MANZARALARI yazısına devam et

ÇÜNKÜ ÇOCUKLAR KORKUNÇTUR!

çünkü cocuklar korkunçturİyi niyet gösterileri, umut dolu temenniler, naif dilekler… Yeni yılı karşılamanın o tarifsiz heyecanı… Bir de eski yıl güle güle yeni yıla merhaba ninnileri. İhtiyar eski yıla el sallayan sevimli yeni yıl bebeği… Döne dolaşa aynı yollardan geçse de farklı yerlere ulaşabileceğini zannetmenin hafifliği

Pek naif, pek nazif, pek eğlenceli… Kendini geriye çekip gözlerini kapatınca ortalığa yayılan leş kokusunu duymuyormuş gibi yapmak elbette olası. İçinde debelendiğimiz bataklığa gözlerimizi kapatırız ve o yok oluverir. ÇÜNKÜ ÇOCUKLAR KORKUNÇTUR! yazısına devam et

SELANİK’TEN GERİYE… BİR İHTİLAL DAHA VAR!

 “Kendimize kim olduğumuzu hatırlatmak için hepimizin aynalara gereksinimi var.” (Memento)

Siyaset dedikleri sihirli bir değnek… Kimin elinde boy gösterse, insanlara dünyayı onun gözüyle seyrettirmeyi başarıyor. Belki de Arapça köküne inildiğinde “vahşi bir atı sakinleştirme” anlamına ulaşılabildiği içindir. Belki de dünyayı izlemenin tatlı rehavetiyle ona kimin gözünden baktığımız artık önemini yitirdiği içindir. Sahi, kaç zamandır bu tribünde oturduğunu hatırlayan var mı aramızda? Kim olduğunu ve ne istediğini çoktan unutmuş olan bunca insan içinde aynaya bakacak cesareti olan kaç kişi bulabiliriz? SELANİK’TEN GERİYE… BİR İHTİLAL DAHA VAR! yazısına devam et

JOKER BİR ÖZGE CANDIR

Her zaman ve her yerde deli şapkası ve şıngırdayan çıngıraklarıyla küçük bir deli çıkabilir ortaya. Ve gözlerimizin ta içine bakıp sorar: Kimiz biz? Nereden geliyoruz?(İskambil Kâğıtlarının Esrarı – Jostein Gaarder)

James Holmes bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi. JOKER BİR ÖZGE CANDIR yazısına devam et

SİYAH GİYME TOZ OLUR

 

Dinozordan sayılmak istemem ama Facebook’suz günlerim dün gibi hatırımdadır. Biri bana çevirmeli ağ bağlantısından bahsedecek olsa hüzünle uzaklara bakıp gülümseyebilirim. Sakallı bebek doğup kıyamet vaktini haber verdiği günlerde hiçbir yakınımın paniğe kapılmamış olmasıyla da hep gurur duymuşumdur doğrusu. Ve siyah beyaz televizyon… Evet dinozordan sayılmak istemem ama ben de siyah beyaz TRT günlerinde kanalın açılış ve kapanış saatlerini ayakta karşılayanlardan biriyim işte… ”İstiklal Marşı için rahat, hazır ol” günleri falandır onlar benim için… SİYAH GİYME TOZ OLUR yazısına devam et

İSTANBUL’DAN BİR DONALD GEÇTİ

donald
Grafik: Cemal Söyleyen

Gerçekle kurgu arasındaki fark budur. Kurgu, her zaman mantıklı olmak zorundadır.

(The İnternational)

“İstanbul’un kalbi Şişli’de 39 ve 37 katlı 2 adet kuleden ve 62.350 metrekarelik alışveriş merkezinden oluşan Trump Towers İstanbul, 15 yıldır Türkiye’de önemli projelere imza atmış bulunan Brigitte Weber mimarlık ofisi tarafından projelendirildi. 88 farklı tipte, toplam 205 adet bağımsız konuttan oluşan 154 metre yükseklikteki 39 katlı rezidans kulesinde bulunan dairelerin büyüklükleri 680 metrekareye ulaşıyor. 37 katlı ofis kulesi ise farklı ebatlarda bölünebilir ofis katlarından oluşuyor.”

19 Nisan günü Donald Trump, Ivanka Trump, Recep Tayip Erdoğan ve Aydın Doğan’ın da katıldığı törenle açılan Trump Towers İstanbul’a ait web sitesi kendisini bize böyle tanıtıyor. Sitedeki sunum için soğukkanlı ve neredeyse objektif bir dilin tercih edilmiş olması hassas zihnimizde bir parça kaşıntıya neden olmuyor da değil hani. Neyse ki Aydın Doğan var. İSTANBUL’DAN BİR DONALD GEÇTİ yazısına devam et

TÜRK’ÜN UKRAYNA SINIRIYLA İMTİHANI

8 Mart dolayısıyla Femen’i ekranlarımızda, gazete sayfalarında ve Facebook albümlerimizde konuk etmemizin üzerinden fazla zaman geçmeden, Ukrayna ile vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması anlaşması, 24 Mart 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Vizesiz geçişler, henüz fiili olarak uygulanmaya başlamamış olsa da iki ülke arasındaki anlaşma, bütün yurtta, dış temsilciliklerde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde libido patlamaları eşliğinde coşkuyla kutlandı. TÜRK’ÜN UKRAYNA SINIRIYLA İMTİHANI yazısına devam et

TÜNELİN UCUNDAKİ IŞIK

adem kütük
Mapushane kapısı gülüm bir elvan geçit / Gelene açılır gülüm gidene kilit(Erol Toy)

Bir mahkûmun ilk görevi kaçmaktır.(Michel Foucault)


Gazete manşetleri, ucuz spotlar, üçüncü sayfa haberleri, arka sayfa güzelleri, her konuya herkesten daha hakim pozlarındaki uzman yorumcular gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçerken bir ömrü nasıl heba ettiğimizi şaşırarak fark etmek nasıl bir duygu biliyor musunuz? “İşte hayatın anlamı üstüne bir söylev daha başlıyor” diye yüzünü buruşturanlardansanız size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber; hayatın anlamı üstüne bir söylev daha çekilmeyecek bu sayfalarda. Ve kötü haber; çok daha kötüsü olacak. Israrla yüz çevirdiklerimizden bahsedilecek… Henüz 13 yaşındayken 26 koca adamın tecavüzüne uğradığı yetmezmiş gibi bir de adalet umduğu kapılarda “fahişe” muamelesi gören çocuğun haberini okumadınız mı? “Memlekete zararlı çocuklar kan testiyle belirlenip yürüme çağına gelmeden yok edilsin” diyebilen “eğitimci”nin sözleri kulağınızı tırmalamadı mı? Uludere’li 12’lik çocukların F16 kazasına kurban gidişlerine tanıklık etmediniz mi? Hapishanelere doldurulan öğrencilerin, gazetecilerin, çocukların haberleri gözlerinize çarpmadı mı? Ortam dinlemeleri, telekulaklar, insanların yatak odalarına kadar sokulan gizli kameralar içinizdeki paranoyağı uyandırmadı mı? “Paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez” özlü sözü kulaklarınızda çınlayıp durmadı mı? İçine tıkıldığımız bu soğuk dünya, bu buz gibi gerçeklik gerçekten de sıkıcı olmaya başlamadı mı? Günlük hayatın tek düzeliği, işiniz, işsizliğiniz, okulunuz tutsak hissetmenize hiç mi sebep olmadı? “Buranıza” kadar geldiğini itiraf etmenin zamanı gelmedi mi? “Kaçıp gitmek”ten… Başka bir gerçeklik boyutuna geçmekten başka bir çözüm kalmadığını göremiyor musunuz gerçekten? TÜNELİN UCUNDAKİ IŞIK yazısına devam et

SEVİŞMEK ÖZGÜR KILAR

emma goldman

Büyük birader bizi gözetlemiyor aslında, şarkı söyleyip dans ediyor. Şapkadan tavşan çıkarma numaraları yapıyor. Büyük birader uyanık olduğunuz her dakika dikkatinizi çekmekle meşgul. Sürekli aklınızın başka yerde olduğundan emin olmak istiyor. Tamamen zapt olduğunuzdan emin olmak istiyor.”

(Chuck Palahniuk – Ninni)

 

Siz yanlış biliyorsunuz dünya aslında dört köşe… Dünya kendi etrafında dakikada beş tur atıyor. İki ileri bir geri gidiyor. Dünya kıvranıyor, bel büküyor, gerdan kırıyor. Dünya her geçen gün biraz daha ısınıyor. Dünya dans ediyor. Dünya tutkudan alev almak üzere…

Vitrinler ışıl ışıl, kafası güzel bi dünya burası… Dünyanın kafası bi dünya… Dünya’da her saniye sekiz yüz kişi sevişmeye başlıyor. Her saniye binlerce kişi kafayı çekiyor, şarkı söylüyor, dans ediyor…  Kafası dumanlı bi dünya burası… Yanan bi dünya… Yaman bi dünya… İnsanlar içiyor, sevişiyor ve dans ediyor… Kapalı kapılar ardında, arabalarda, açık gökyüzünün altında… Bu ışıltılı toplama kampının kapısında “SEVİŞMEK ÖZGÜR KILAR” yazıyor… SEVİŞMEK ÖZGÜR KILAR yazısına devam et

Steve Jobs’la Benim Aramdaki Farklar*

Steve Jobs mükemmel bir devrimciydi. Ben o kadar değilim.

Steve Jobs noktaları geriye doğru birleştirdiğinde bir başarı hikâyesine sahip olmuştu, ben geriye dönüp baktığımda orada hiçbir şey göremedim. Göz doktoru duvardaki harfleri okumamı söylediğinde ben ona duvarın nerede olduğunu sordum.  Ben göz doktoruna duvarın nerede olduğunu sordum; çünkü Steve Jobs, üniversitelerin mezuniyet törenlerinde dünyayı değiştirmekten bahsediyordu. Ne zaman Steve Jobs genç mezunlara çocukluğundan bahsetse, o sırada Çinli çocuklar havasız atölyelerde Apple yongaları üretiyor olurdu. Çinli çocuklar havasız atölyelerde Apple yongaları üretiyordu, çünkü Steve Jobs’un daha çok para kazanması gerekiyordu. Steve Jobs iyi bir vejetaryen olduğu için sebzeyle beslenirdi ama çekik gözlü çocukların neyle beslendiği onu ilgilendirmiyordu.

Steve Jobs başkalarının gürültülerine kulak vermemeyi tavsiye ederdi. Ben çişim geldiğinde gürültü yapmazsam altıma işemek zorunda kalırdım. Steve Jobs et yemezken, ben hiçbir şey yemiyordum. Ben şekerli suyla besleniyordum; çünkü dünyayı değiştirmek istiyorsanız ve eğer çekik gözlü çocukları havasız atölyelerde çalıştırma gücüne sahip değilseniz, havasız hücrelere hapsediliyordunuz. Çekik gözlü çocukları havasız atölyelere kapatacak gücüm olsaydı bunu yapmazdım, çünkü kalbime ve sezgilerime kulak verdiğimde kalbim bana ahlaksızlık yapmamamı söylerdi.

Steve Jobs dünyayı değiştirmişti ama ben bunu başaramadım. Anola Gay ve George Bush da dünyayı değiştirmişlerdi. Adolf Hitler bu konuda çok başarılıydı ama Bill Gates de fena sayılmazdı. Ben içerden çıktığım zaman, gördüğüm dünyayı tanıyamadım. Hayır, gördüğüm dünyayı tanıdım ama insanlar artık birbirine dokunamıyordu. İnsanlar artık birbirine dokunamıyordu çünkü Mark Zuckerberg’in daha çok para kazanması gerekiyordu. Mark Zuckerberg’in daha çok para kazanması gerekiyordu çünkü Steve Jobs’la yarışmak gerçekten kolay bir şey değildi.

Steve Jobs dünyanın en zengin 136. insanıyken aylık maaşı 1 dolardı ama ben onun 450 katı maaşla çalışırken bile mahallenin en zengin 136. insanı olamadım. Çünkü Steve Jobs mükemmel bir pazarlamacıydı, ben o kadar değilim.

Steve Jobs çok mütevazı bi insandı. Ben o kadar değilim. Steve Jobs sürekli siyah kazak ve kot pantolon giyerdi. Benim hiç imaj danışmanım olmadı. Steve Jobs sakal bıraktığı zaman: “ne rahat adam” diyorlardı. Ben sakal bıraktığım zaman jandarma eri boğazımı sıkıp “sen kesmezsen biz keseriz” dedi. Jandarma eri sakalımı keserken kafam dazlaktı ve gardiyanlar kafama vuruyordu. Gardiyanlar kafama vururken annem görse; “şimdi yani afedersiniz ama o kafasına vurduğunuz benim oğlum” derdi. Steve Jobs gardiyanların kafama vurduğunu görse şefkatle gülümser ve onlara birer iphone satmaya çalışırdı.

Steve Jobs çok iyi bir girişimciydi. Ben o kadar değilim. Steve Jobs üniversiteyi bıraktıktan sonra Atari’de çalışmaya başlamıştı. Ben Atari’de hiç çalışmadım. Steve Jobs bilgisayardan anlamazdı ama arkadaşı Steve Wozniak anlardı. Steve Jobs ilk işinde Wozniak’ı 2.500 dolar dolandırdı. Ben bilgisayardan Steve Jobs kadar anlıyorum ama hiçbir arkadaşımı dolandırmayı başaramadım.

Steve Jobs gençliğinde psikedelik uyarıcılar kullandığı için takdir edildi, ben kullansaydım mahkûm edilecektim. Steve Jobs başı tıraşlı gezdiği günleri gururla anlatırdı, ben kafamı kazıttığımda polis ne zaman gördüyse mutlaka üstümü aradı. Şanslı olsaydım annem beni yakışıklı doğururdu. Ama ben şanslı sayılmam. Steve Jobs öldüğünde herkesin Facebook profilinde onun fotoğrafı vardı. Zaten ben yaşarken kendi profilimde bile benim fotoğrafım olmadı.

Steve Jobs çok dürüst bir adamdı. Ben o kadar değilim. Steve Jobs hiç korsan yazılım kullanmadı. Steve Jobs’un hak ederek kazandığı 50 milyar doları vardı. Ben 3 Dolarlık Mac OSX alabilmek için korsancıyla pazarlık yaptım. Steve Jobs bir gecede 200 milyon dolar kaybetmenin kendisini özgürleştirdiğini söyledi, ben hayatımda bir kere, 10 bin doları bankada sayılırken gördüm. Haşyetten neredeyse bayılacaktım.

Steve Jobs hayata çok bağlı bir adamdı. Ben o kadar değilim. Steve Jobs’un dünyasında ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdı. Benim dünyamda her beş saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.

İşte bu yüzden…

Steve Jobs, öldüğünde ben hiç üzülmedim.

Çinli çocuklar da üzülmedi…

 

*feat: Ah Muhsin Ünlü Resulullahla Benim Aramdaki Farklar

 

Erdinç Yücel – Yeni Harman Kasım 2011 sayısında yayımlanmıştır.


KİMLİK KATMANLARI ARASINDA YOLCULUK İÇİN SEYİR DEFTERİ

kimlik bulmacası için kılavuzSonuçta böyle biriyim işte, buradayım, şu satırları yazıyorum ve sözde, kimliğimi sorguluyorum. Beni dünyaya getirmişler, aslında onlar da böyle biri olacağımı hesaplamış değillerdi kuşkusuz. Bir sevişme eylemi ve hop! Başlayan ve ergeç tükenecek olan bir süreç. Göbeğimi kesmişler, bir mavi boncuk takmışlar ve bir ad koymuşlar. Şimdi bu adla anılıyorum.
Kimlik Bulmacası için Kılavuz – Ahmet Güngören

İyi ama bir gergedan bunu başarabilir mi?

Bir gün şehirde bir gergedan görülür ve sonra kendimiz hakkında bildiğimiz ya da bildiğimizi zannettiğimiz her şeyin değişmeye başladığına tanık oluruz… Önce gergedanların sayısı hızla artar. Sonra çevremizdeki insanlar birer birer gergedana dönüştükçe bunun ne denli tehditkar bir gelişme olduğunu düşünürüz. Direnişler ve kampanyalar örgütleriz. Gergedanlaşmanın tehlikeleri üzerine nutuklar çekeriz ama bir kez kendimizi gergedanlar üzerinden tanımlamaya başladıktan sonra dilimizin ucuna hafifletici sebepler takılmaya başlar… Gergedan olmak o kadar da kötü bir şey değildir aslında… Evet evet iyi bir şeydir hatta. Sonra bir bakmışız onlardan biriyiz.

Kahramanımız Bêrenger dışında tüm insanların gergedanlaştığı bir dünyayı tasfir eder Eugene Ionesco, Gergedanlar isimli oyununda. Tek başınalığa dayanamayan bu nedenle de gergedanlaşmayı istese de bir türlü başaramayan Bêrenger, bize Cuma’sız bir Robinson hikayesi de anlatıyor olabilir.

Kimlik Bulmacası için Kılavuz’da Ahmet Güngören, deneme türünün olanaklarını son derece güçlü bir biçimde kullanarak kimlikler haritasında bir gezintiye çıkarıyor okuyucuyu. Ulusal. etnik. dini kimlikler gibi son derece güçlü kodlanmış kimlik kalıplarını es geçmese de farklı kimlik katmanları arasındaki yolculuğunu baskın kalıpların gölgesine sığınmadan sürdürüyor.

Yazar, insanın kendini nasıl algıladığı ya da algılamak istediği konusundaki seçeneklerinin bileşkesi olarak tanımladığı kimlik hakkında konuşurken; toplumsal kimliğin, farklı katmanların bir arada bulunmasıyla oluştuğunun da altını çiziyor.

Bireysel anlamda belirli bir kimlik katmanının diğer katmanlar üzerinde hegemonya kurmaya başladığı an nasıl ki kimliksizleşmeye giden yolda bir dönemeç oluşturuyorsa, toplumsal hayatta da ulusal, etnik, dini ya da başka bir ideolojik kimliğin hegemonyası da kimlikler haritasındaki bütün renkleri yok etme tehdidini içinde taşıyor. Zira ötekinin kaybolduğu yerde kimlikten de söz edilemiyor.

Ve tam bu noktada post-apokaliptik filmlerden mülhem bir tabelanın ufukta belirdiğini gözlemlemek de sürpriz olmuyor:
“Gergedanların vahasına hoşgeldiniz!”

Ne mozaiği ulan mermer!

Şimdi, gergedanların dünyasındaki son insan olan Bêrenger’le özdeşleşerek, tam ortasına düştüğümüz ıssız adada yanımıza almayı unuttuğumuz üç şey için ağıtlar yakabiliriz: Bir dürbün, bir güvenlik kamerası ve bir ayna… Görmek, görülmek ve elbette bize varlığımızı hatırlatacak, kendimizi karşısında konumlandırıp kendimize (belki de karşımızdaki yansımıza) çekidüzen vermemizi sağlayacak bir öteki…

Her türlü ifade kanalının tıkandığı, hegemonik toplumsal kimliğin, hegemonik kimliğin doğası gereği kendi dilini de anlaşılabilir tek dil olarak işaretlediği bir dünyada, soyut düzlemde de olsa ötekini yeniden inşa etmenin güçlüğü ortadadır. Bu durumda mümkün olan tek seçenek öteki’ne bu dilde yeni bir anlam yüklemektir. Bu dilde öteki’nin tek kavramsal karşılığı “düşman” olabilmektedir ancak… “Ben” olmayan düşmandır, o halde baskı altına alınmalı, “ben”leştirilmeli, bu da başarılamıyorsa yok edilmelidir. Hegemonik kimliğin büyük paradoksu, varoluşunu koşullayan tüm parametreleri sıfırlamaya çalışmasıdır o halde.

Arapsaçı

Ahmet Güngören’in kılavuzluğunda kimlikler haritasında yaptığımız yolculukta; kimlik bulmacasının çözümü için ihtiyaç duyduğumuz sayısız ipucunun, bizi sayısız yeni soruya ulaştırdığını endişeyle karışık bir sevinçle farkedeceğimizi belirtmek de gerekiyor. Zira her okur, kendine kılavuz seçtiği ideolojik, kültürel, siyasal ve / veya entelektüel referanslar sayesinde bu zengin tartışmayı farklı bir zeminde sürdürme olanağına da kavuşabilecektir. Farklı yazınsal türlerle oynama saplantısını açık yüreklilikle itiraf eden yazarın, kimlik katmanları hakkındaki katmanlı spekülasyonları, okuru (şahsımı) derin derin düşünmeye sevk ederken dipnotlar cennetindeki referanslara da iştahla saldırma hevesine kapıldığımı itiraf etmeliyim.

*Virgül Dergisi Temmuz – Ağustos 2008