Kategori arşivi: SIĞINAK

HEYBELİ’DE HUZUR’A İLK ADIM: DENİZATI KAFE

denizatıYazlık Draje için hazırlıklara girişmişken de bir soluk almak isteyebiliyor insan. Yaz denince insanın aklına Akdeniz ya da Ege geliyor nedense? Karadeniz ya da Marmara da denizden sayılmazmış gibi… İstanbul’da, İstanbul’da değilmişsiniz gibi hissedebileceğiniz ender yerlerden biri de Heybeliada. Halki de diyebilirsiniz, eski adı buymuş ne de olsa…

 

Birazcık soluklanıp neşemizi bulmak için Heybeliada’dayız. Kabataş’tan bindiğimiz vapur önce Kadıköy’e uğruyor ve oradan ver elini başka bir İstanbul… Ilık bir rüzgar, birbirine bakan dört tepe, faytonlar, bisikletler,
bazıları insanın ağzını açık bırakan ahşap evler, temiz bir plaj, pikniğinizi yapabileceğiniz bir koruluk… Dost canlısı kediler ve martıları da unutmamak gerek… Nerden başlasak diye düşünmeniz gerekir belki…

Vapurdan iner inmez, yanyana dizilmiş kafe ve çay bahçeleri karşınızda bitiveriyor. İlk bakışta hepsi birbirinin aynı gibi. Şuna mı otursak yoksa şuna mı diye çok düşünmüyorsunuz… Vapur iskelesinin en yakınındaki kafeye yöneliyoruz. Denizatı…

Açık havada güzel bir kahvaltı iyi gidiyor doğrusu ama Garson Cemal abiyle biraz muhabbet edince Yazlık Draje’de Denizatı’nı konuk etsek mi acaba demeye başlıyoruz içimizden. Cemal abi Edirneli, 18 yıldır Denizatı’nda garsonluk yapıyor. Servisi aksatmadan bizimle muhabbet ederken bizi Denizatı’na bağlıyor adeta… Sonra da Tamer abiyle tanışıyoruz. Burda patron o… Cemal Bey ya da Tamer Bey filan demek gelmiyor içimizden, hemen abi oluyorlar bizim için…

Tamer abi Heybeliada’da soluduğumuz havayı doğrudan yansıtan bir insan. Adada gezinirken kediler, köpekler ve martıların sizden korkmadığını
farkediyorsunuz. Ilıman ve sakin bir havası var buranın. “İstanbul gibi değil hiç” diyoruz birlikte gezdiğimiz arkadaşla birbirimize. Kimse bisikletinin çalınmasından endişe etmiyor mesela… Kaldırım kenarlarında kilitsiz ve başıboş duruyor bisikletler… Kedi ve köpekler için yiyecek ve su kapları var neredeyse her sokakta. Çiçekler yolunmuyor… Ahşap evlerin önünde fotoğraf çektirdiğinizde kimse “napıyosun birader” demiyor. Heybeliada deyince aklınıza gelen ilk kelime belki de huzur olsa gerek… Denizatı da İstanbul’un kargaşasından Heybeli’nin huzuruna geçişte şahane bir geçiş noktası…

Denizatı Kafe Heybeliada’nın hâlâ ayakta olan en eski işletmelerinden biri… 1974’te Tamer abinin babası Yılmaz Çıdam tarafından kurulduktan sonra uzunca bir süre Gazino diye anılmış. Yılmaz Çıdam’ın genç yaşta vefatından sonraysa burayı bir süre Önder Çıdam ve kardeşi Tamer abi işletmeye başlamış. Ne yazık ki Önder Çıdam’ın da genç yaştaki acı kaybından sonra, Tamer abi ve Önder Çıdam’ın eşi Mürvet Hanım işletmeye devam ediyor.

Muhabbet keyifli ve çay güzel olunca ada gezmesi biraz gecikmeli başlıyor. Açık büfe kahvaltıyla karnımızı tıka basa doyurmuş olduğumuz için bu gecikme işe de yarıyor. Yokuşlar ve merdivenlerle dolu sokaklarda gezinirken bir parça enerji depolamış olmakta fayda var çünkü. Diğer masalarda kahvaltısını bitirmiş çay keyfi yapanlara ya da nargilesini tüttürenlere bakıyorum biraz kaçamak bakışlarla… Kimseyi rahatsız etmemek gerek. Denizatı’nın garsonları muhabbete gelenle kafasını dinlemek isteyenleri iyi ayırt ediyor olmalı diye düşünüyorum. Herkes birden hoşnut görünüyor…

Ada gezintisine çıkarken yine geleceğimizi söylüyoruz ve geliyoruz da… Keyifli bir turdan sonra içilen çayın tadı başka oluyor. Güzel bir tost yanında… Ama tost ve çaydan başka bir şeyin bizi tekrar buraya çektiğinin farkındayız. Vapura binip Heybeli’den uzaklaşmadan önce denize karşı sigaramızı tüttürürken bunu düşünüyorum… Heybeliada’nın huzurlu iklimine açılan bir kapı burası. Güzel bir karşılama ve keyifli bir veda… Buraya geri döneceğimizden eminiz nasıl olsa…

 

Erdinç Yücel

Ağustos 2009 Yazlık Draje sayısını okumak için tıklayınız.

PİDEBAN: SARIYER’DE BİR ZAMAN TÜNELİ

Kadıköy, Bakırköy ya da Kartal’dan öğlen yemeği için Sarıyer’e gidilir mi? Gidilirse niçin gidilir? Üstelik hiçbir reklam ve tanıtım faaliyeti yürütmeyen bir mekan söz konusu ise karşınızda çözülmeyi bekleyen bir muamma olduğunu düşünmekten kendinizi alamazsınız… Antika Draje olarak, bu muammayı çözüp okurlarımızla paylaşmak için Sarıyer Çayırbaşı’nda bulunan Pideban’daydık.

 

İçeriye adım attığınızda kendinizi başka bir dünyaya ışınlanmış gibi hissettiğiniz mekanlardan biri Pideban. Ortalama bir antikacıda görebileceğiniz eşyalardan daha fazlası ve asla sululuğa düşmeyen, canayakın bir muhabbet 1977’den beri hizmet veren bu pideciye ruh katıyor. Bir peynirli, bir de kıymalı pide yiyip çıkıp gittiğiniz pidecilerden değil burası. Mekan sahibi Yusuf Bey konuştukça Pideban’a tekrar tekrar gitmekten kendinizi alamayacağınızdan emin oluyorsunuz.

Eskiden Karadeniz’de insanlar kendi aldıkları malzemeleri fırınlara vererek pide yaptırır, evlerinde sabah kahvaltısında yerlermiş. Giresun Görele’li Yusuf Bey ve ailesi işte bu kültürün içinden gelmiş. Yaklaşık 60 yıldır İstanbul’da yaşayan bir aile olarak fabrikasyon hiçbir ürün kullanmamaları da bu kültürden kaynaklanıyor olsa gerek. Fabrikasyon yağ bile kullanmıyorlar. Her şey natürel. Malzemelerin çoğunluğu kamyonlarla Karadeniz’den geliyor. Çankırı’dan getirttikleri un ve Bursa Orhangazi’den gettirttikleri ev turşusunu saymazsak tabii… Aslında pidenin yanında turşu görmeye de alışık değilizdir ama Pide Ban’da denemişler ve olmuş doğrusu…

Müzik olarak mekanda türk sanat müziği çalıyorlar. En çok yenen pide karışık ve kıymalı pideler. Kokuyu dert etmeyenlere de pastırmalı pide tavsiye ediyorlar. Ustalar genelde Karadenizli. Çalışan Muş’lu da var ama çıraklıktan girmiş. İşletme sahibi bu işten çok iyi anlıyor, iş yoğun olduğu zaman Yusuf bey hamur açmaya mutfağa geçiyor mesela. 40 kişi personelleri var. Sarıyer dışında yaşayanlara kötü bir haber: Sarıyer dışında şubeleri bulunmamakta…

Pideban’ın ilk dükkanı çayırbaşında, benzinliğin arkasında… Diğer iki şube daha modern ama Pideban’ı Pideban yapan her şey fazlasıyla Çayırbaşında mevcut… Özellikle Pazar günleri çok kalabalık oluyor. Yazın okullar kapandıktan sonra pek iş olmuyor. Aynı anda 3-5 ünlüyle karşılaşmanızın mümkün olduğu bir mekan olduğunu da belitelim. Bunun başta gelen sebeplerinden biri de işletmenin rahatlığı ve sıcaklığı… Mesela müşteriler arıyormuş Antalya’dan, “senin pide gibi değil burdakiler” diye… Bodrumdan Korkmaz abi, arka masada pidebandan bahsettikleri için arıyor Yusuf beyi. O kadar sıcak bir aile ortamı var ki, ünlü birisini kasa başında görmek mümkün olabiliyor. Şayet bir gün draje ekibinden birisini kasada veya sipariş alırken görürseniz şaşırmayınız… Antika meraklarının kökeni ise bundan 30-40 sene önce kurulan bitpazarı. Aslında ilk eski radyolarını memleketten getirirler. Dedelerinin eski radyosunu getirdikten sonra, o dönem televizyonun da etkisiyle radyolara ilgi azalır. İnsanlar eski radyolarını buraya getirmeye başlarlar. Bu dönemin ardından hesap makineleri ve telefonlar gelmeye başlar. Birçok çeşit antikaları var, eskiden tavandan kömürlü ütüler sarkarmış fakat şimdi onları daha güvenli bir yere taşımışlar.

Şu anda tavanda birçok takımın orijinal imzalı formaları var. Hepsi de mekâna pide yemeğe ve ziyarete gelen takım mensuplarından hatıra. Zaten mekân sahibi Yusuf Bey ziyarete gelen ünlülerin fotoğraflarını çekmeye karşı, insanların rahatsız olacağını düşünüyor. Fakat gelen kişilerin hatıra adına bir iki şey yazmalarını istermiş. En ilginç ziyaretçilerinden biri uzayda en uzun süre kalan Rus Kozmonotmuş. İstanbul’un ilk pidecilerinden biri olan Pideban’a uzaydan bile müşteri geldiğini söylesek yalan söylemiş olmayacağız kısacası… Antikaların yüzde otuzu müşterilerden gelmiş. Satsana diyenler var, dizi ve filmlerden antika radyoları ödünç isteyenler de çıkıyormuş… Pide Ban’ın en ilginç antikalarından biri de Belçika yapımı bir kömür sobası. Müzayededen alınan bu soba getirildiğinde içinden birtakım kâğıtlar ve bir kibrit kutusu çıkmış. Bunların üstünü okuduklarında 1946 tarihli olduklarını görmüşler. Yani bu sobaya 50 seneden uzun bir süre boyunca bu kâğıtlar ve kibrit kutusu arkadaşlık etmiş. Ve eğer iyi bir şirin olursanız Yusuf Bey’in antika arabalarını görebileceğinizi de belirtmeden geçemeyeceğiz…

PİDEBAN: Bahçeköy Caddesi No: 1
Çayırbaşı – Sarıyer / İSTANBUL
Tel: 0212 242 19 46

 

Söyleşi: Erdinç Yücel – İlknur Seda Bendeş

Antika Draje’yi Okumak İçin Tıklayınız

ÖRÜMCEK RETRO

Can sıkıntısı nelere kâdir… Yağmur yağacak gibi yapar da bir türlü yağamaz ya hani… Şehir yine de kalabalıktır. Herkes kendi halinde… Vitrinlere bakınanlar, sarmaş dolaş takılanlar, güle oynaya bir Taksim gecesine akmak için sabırsızlananlar… Bir sürü şey…

İstiklal Caddesinde bile hâlâ sıkılabiliyor olmak nasıl bir duygudur bilir misiniz? Bilen bilmeyene anlatsın desem olmayacak. Ama can sıkıntısından şikayet için yazılmıyor bu satırlar zaten. Niye çıkmıştım İstiklal’e? Hediye bakacaktım evet. Canın sıkılıyor ve o akşam kutlanacak bir doğum günü için de bir şeyler almak istiyorsun. Hediye seçmek de zor gelir hani…

Örümcek Retro’yu işte böyle bir akşamda keşfettim. Keşfetmek ne büyülü bir kelime. Bazen kimsenin gitmediği, kimsenin gezmediği yerlere adım atarak gerçekleşen bir mucizedir bu. Bazense herkesin gittiği yerlerde dolaşıyor olsan da alışkanlıklarına kendini kaptırmadığın zaman pat diye karşına çıkıverir…

Atlas Pasajı’nda Örümcek Retro’yla karşılaştığımzaman dikkatimi çeken ilk şey tabelası oldu. Ardından vitrindeki gözlükler ve daktilo… İçeri girdiğinizde küçücük bir mekanın ne kadar eğlenceli olabileceği hakkında da bir fikir edinmiş oluyorsunuz. Gözlükler ve şapkalarla bir süre oyalanmadan bu küçücük mekandaki hazine avına başlamanız neredeyse olanaksız gibi… Aynanın karşısına geçip şapkalar ve gözlükler üzerine binbir çeşit fantazi kurmaktayken kasadan bir cin çıkıyor. Kendisi; günde ortalama yüz doksan bin kişinin doğum günü kutlaması yapabilme potansiyeli taşıdığı bu ülkede, yeni bir iş kolunun müjdecisi gibi karşınızda duruyor. “Kuzenime bir hediye bakacaktım…” filan diye ağzınızda çevirip durduğunuz kelimeleri alıp, uygun fiyatlı bir hediyeye dönüştüren bir tür hediye danışmanı… Size, sadece önerdiği hediyenin rengini seçip ücretini ödemek ve tekrar dönmek üzere oradan ayrılmak kalıyor. Doğum günü kızını mutlu edecek bir hediye seçmek bu kadar basitmiş işte.

Ama keşfetmek için daha dikkatli bakmak gerek. Örümcek Retro’ya bir kez daha uğramanızın nedeni de bu zaten. Bir dahaki gelişinizde de önce şapka ve gözlüklerle ilgileniyorsunuz. Ekonomik kriz muhabbetlerinde “bak cüzdanım ne kadar boş” deme bahanesiyle çıkarıp çıkarıp herkese gösterebileceğiniz cüzdanlar da birer fetiş nesnesi gibi dikkatinizi çekebilir. Sonra Marilyn Monroe’lu CD kaplarıyla, Star Wars karakterleriyle, biblo ve oyuncaklarla, tavandan sarkan o acaip kurbağalarla, Tim Burton anahtarlıklarıyla filan teker teker oynarken kimsenin sizi rahatsız etmeyeceğinden emin olabilirsiniz. O minik, kurmalı robotla oynarken yere düşürmemeye de özen göstermek gerek elbet.

Sonra… Sonra hazine avının en mühim noktasında hediye danışmanınız yanıbaşınızda beliriverir. Rengarenk küpe ve tokalarla içiçe duran o tuhaf halkaların ne olduğu konusunda aydınlanmaya ihtiyacınız vardır çünkü. “Fular bağı” der bu acaip halkalar için. Daha önce niçin hiç böyle bir şey görmemiş olduğunuzu düşünedurun; bu, dizi dizi küpe, toka ve fular bağlarına retro plastik mücevher dendiğini de öğrenmiş olursunuz. Retro plastic jewellery de diyebilirsiniz. Dünya onları böyle tanıyormuş çünkü.

Bu küçücük dükkancıkta 30 çeşit fular bağının yanı sıra, 500’er çeşit küpe ve toka bulunduğunu öğrenmek sizi daha bir şaşırtır. 1960’lar ve 70’lerde üretilmiş ve kimse tarafından kullanılmamışlardır henüz. Alacak olursanız ilk defa size ait olacaktır bu aksesuarlardan herhangi biri… Rei Na isimli bir Tayland firması tarafından Fransızlar için üretilen bu takılar, 1980’lerde kapanmasıyla birlikte üretici firmanın elinde kalmış ve diyar diyar gezdikten sonra İstanbul’da bir alıcı bulmuş kendisine. Zaman tüneline girmiş gibi hissedersiniz kendinizi ama bu hikayede eksik olarak aktardığım şey şudur belki: Pek yakında yeni bir plastik mücevher fırtınası koptuğunda bulabileceğiniz en olağanüstü numuneler kesinlikle burada olsa gerek. Rengarenk, pırıl pırıl ve or – ji – nal… 1960’larda Tayland’dan yola çıkıp, Fransa’ya uğrayan ve oradan kimbilir hangi yolları aştıktan sonra 2000’lerde Atlas Pasajındaki Örümcek Retro’da konaklayan bu takıları düşünürken kafanızda bir şimşek çakar belki… Çocukluğunuza gider aklınız. Annenizin o kıpkırmızı muhteşem yüzüğünü hatırlarsınız. İstanbul trafiğini aşıp evinize döndüğünüzde yapacağınız ilk şey annenize “yine dellendi bu çocuk” dedirtmek olacaktır.

“Anne” dersiniz; “plastikten, kocaman kırmızı bi yüzüğün vardı ya senin. Nereye sakladın onu?”

Can sıkıntısı nelere kâdir… Boşuna dememişler; “can sıkıntısı bütün keşiflerin anasıdır” diye. Yağmur size istediği kadar feyk atsın; çocukluğunuzun en güzel anılarına en acaip yollardan ulaşırsınız bazen…

ÖRÜMCEK RETRO & AKSESUAR:

İstiklal Caddesi Atlas Pasajı No: 131 Dükkan : 31
Beyoğlu-İstanbul

Telefon: 0212 252 69 40
info@orumcekretro.com
http://orumcekretro.com/
Yazı: Erdinç Yücel

 

          *Nisan 2009 – Olağanüstü Draje sayısını okumak için tıklayınız…

drajedergi.com