Kategori arşivi: DRAJE YAZILARI

MIZIKÇI DRAJE

Ekim 2009 Sayı:8
Ekim 2009 Sayı:8

Hayat ciddi bi şeydir. Gözünün yaşına bakmaz insanın. Atılacak adımları doğru seçmeniz gerekir. Bütün enerjinizle sımsıkı sarılmanız gerekir bazen. Kendinizi gizlemeniz gereken yerde nefesinizi tutmanızda fayda vardır. Doğru anı yakalamak, dakik olmak, doğru stratejiler belirleyip bunların üstünde dikkatle çalışmak, kazanmak için kendini paralamak ama kaybedince ağlamamak… Hayat ciddi bi şeydir işte… Dikkatli olmazsanız ödemeniz gereken bedeller vardır her zaman. Kaçmanız gerektiğinde seri davranmazsanız mazallah yakalanıp ebe de olabilirsiniz. MIZIKÇI DRAJE yazısına devam et

METROPOLÜN AŞIKLARI

aşık the bando
Fotoğraf: Gülden Kunter

 

 

 

 

 

 

 

 

AŞIK elektro-akustik saykodelik pank-caz bandosu, müzik endüstrisinin harikulade çöküşüyle birlikte, müzik alanındaki kaosu yüreklendirmek amacıyla  2008 Nisan’ında Kınalıada’ daki stüdyosunda çalmaya başladı. Adanın görsel/duysal anlamda temizliği ve ruhsal yalnızlığı, “Aşık”ın müziğine etki etti. Köyün delisi/aşığı nasıl bakarsa köyüne, “Aşık” da İstanbul köyüne öyle baktı ve metropolün yeni türkülerini yaktı.”

Aşık Draje için AŞIK’la söyleşirken grupla yapılan son söyleşiye imzamızı atıyor olduğumuzdan da haberimiz yoktu elbette. Kadıköy’de bir yaz akşamı sıcaklığında geçen söyleşi sırasında biz sorduk; Burak Beyrek, Cem Kurt, Elif Gökbulut, Ozan Akgöz ve Ömer Erciyes yanıtladı… METROPOLÜN AŞIKLARI yazısına devam et

ACILARIN DRAJESİ

Minik pembe kalpler… Beyaz atlı prensler… Dünya güzeli prensesler… Evlenmişler ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar… Âşk hakkında her şey söylenmiş olmalı ama aklımıza sokup durdukları o pembe jelibon kıvamındaki kokmaz bulaşmaz mutluluk tekerlemelerini tekrar tekrar okumak istiyor insan yine de…

Âşık Draje bi sürü minik pembe kalpcikle karşınızda. Yüzümüzü ışığa çevirmiş güzel gelecek masalları okuyoruz size… Gözümüz kamaşıyor ve kör oluyoruz. Arkamızda bize nanik çeken gölgeler filan olduğunu da kimse söyleyemez. Çünkü bütün gölgeler dermansız kalmış artık. Kafası dumanlı gölgeler… Hep bir ağızdan konuşuyorlar ve ne dediklerini anlamamız mümkün olmuyor.

Karanlık bir tünelde üstünüze üstünüze gelen bir yük treni varsa gözleriniz kamaşabilir. Ve siz bütün gücünüzle, kulağınızda patlayan bütün o seslerin yüreğinizden kopup geldiğine inanmak istiyorsanız sizi kimse durduramaz. Ayaklarınız yerden kesildiğinde, yer çekimi yasası gereği yere çakılacağınızı söyleyenler çıkacaktır ve siz aldırmayacaksınız elbette.

Ve burnumuz ne kadar çok sürtülmüşse o kadar iyi biliriz ki; âşk
insanlık tarihinde görülmüş en büyük mucizedir. Dünyanın en güzel, en yakışıklı, en akıllı, en komik, en duyarlı… En… En… En olağanüstü yaratığının gözlerinizin önünde çürüyüp kokuşan tek hücreli bir organizmaya dönüşmesine tanık olduğunuz bir mucize. Ya da karnınızdaki o tatlı gıdıklanmanın mide bulantısı olarak geri dönüşümü…

Aynı hikaye milyarlarca kişi için milyarlarca kez tekrarlanmış olabilir.

Bütün hikayeler çok tanıdık… Yine de karamsar olmaya gerek yok. Âşk iyidir. İnsanı yeniler ve bambaşka bir şey haline dönüştürür. Heyecan verir. Falan filan… Nitekim âşk karışık iştir. Bir tür vecd hali… Tutkunun ete kemiğe bürünmesi… Doktorların obsesyon dediği bir akıl tutulması… Ve bazen en küçük iç kıpırtısında bile bulduğumuzu sandığımız hazine… Postacılar telefon faturası ya da kredi kartı ekstresi için de iki kez çalabilir kapınızı… Hazım güçlüğüyle kalp krizinin birbirine karıştırılması gibi… Belki bir tür hastalık hastalığı…

Âşık Draje şevkle, şefkatle, sevgiyle, neşeyle, huzurla, acıyla, melankoliyle, öfkeyle, kaygıyla, kıskançlıkla, kavuşma ve ayrılıklarla, adrenalinle, dopaminle, oksitosinle… Dolu dolu… Sarmaş dolaş karşınızda… İster sevişe sevişe, ister  övüşe sövüşe okuyun.

Varsın gasteler yazmasınlar bu şehrin âşklarını… Âşık Draje için hazırlıklara girişmişken güzel bir muhabbetle efkârımızı dağıtan Ömer, Burak, Cem, Elif ve Ozan’a teşekkürler… Âşık Draje’nin erken doğumundaki katkısından dolayı Alper’i de ihmal etmemek lazım… Amerika’da bin bir güçlükle boğuşurken bizi unutmayan Utku’yu da tabii… Belki de Emre Alettin Keskin en doğrusunu söylemişti… Âşk ölmez. Eskidikçe değeri artacak…

Âşık Draje’yi en derininizde kamp kurmuş olan maşuğa ithaf etmek istiyoruz. Oyuncu Draje’de görüşmek üzere…

 

Erdinç Yücel – Genel Yayın Yönetmeni 

Eylül 2009 Âşık Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Birkan Can Evirgen

Tasarım: Songül Yücel

 

HEYBELİ’DE HUZUR’A İLK ADIM: DENİZATI KAFE

denizatıYazlık Draje için hazırlıklara girişmişken de bir soluk almak isteyebiliyor insan. Yaz denince insanın aklına Akdeniz ya da Ege geliyor nedense? Karadeniz ya da Marmara da denizden sayılmazmış gibi… İstanbul’da, İstanbul’da değilmişsiniz gibi hissedebileceğiniz ender yerlerden biri de Heybeliada. Halki de diyebilirsiniz, eski adı buymuş ne de olsa…

 

Birazcık soluklanıp neşemizi bulmak için Heybeliada’dayız. Kabataş’tan bindiğimiz vapur önce Kadıköy’e uğruyor ve oradan ver elini başka bir İstanbul… Ilık bir rüzgar, birbirine bakan dört tepe, faytonlar, bisikletler,
bazıları insanın ağzını açık bırakan ahşap evler, temiz bir plaj, pikniğinizi yapabileceğiniz bir koruluk… Dost canlısı kediler ve martıları da unutmamak gerek… Nerden başlasak diye düşünmeniz gerekir belki…

Vapurdan iner inmez, yanyana dizilmiş kafe ve çay bahçeleri karşınızda bitiveriyor. İlk bakışta hepsi birbirinin aynı gibi. Şuna mı otursak yoksa şuna mı diye çok düşünmüyorsunuz… Vapur iskelesinin en yakınındaki kafeye yöneliyoruz. Denizatı…

Açık havada güzel bir kahvaltı iyi gidiyor doğrusu ama Garson Cemal abiyle biraz muhabbet edince Yazlık Draje’de Denizatı’nı konuk etsek mi acaba demeye başlıyoruz içimizden. Cemal abi Edirneli, 18 yıldır Denizatı’nda garsonluk yapıyor. Servisi aksatmadan bizimle muhabbet ederken bizi Denizatı’na bağlıyor adeta… Sonra da Tamer abiyle tanışıyoruz. Burda patron o… Cemal Bey ya da Tamer Bey filan demek gelmiyor içimizden, hemen abi oluyorlar bizim için…

Tamer abi Heybeliada’da soluduğumuz havayı doğrudan yansıtan bir insan. Adada gezinirken kediler, köpekler ve martıların sizden korkmadığını
farkediyorsunuz. Ilıman ve sakin bir havası var buranın. “İstanbul gibi değil hiç” diyoruz birlikte gezdiğimiz arkadaşla birbirimize. Kimse bisikletinin çalınmasından endişe etmiyor mesela… Kaldırım kenarlarında kilitsiz ve başıboş duruyor bisikletler… Kedi ve köpekler için yiyecek ve su kapları var neredeyse her sokakta. Çiçekler yolunmuyor… Ahşap evlerin önünde fotoğraf çektirdiğinizde kimse “napıyosun birader” demiyor. Heybeliada deyince aklınıza gelen ilk kelime belki de huzur olsa gerek… Denizatı da İstanbul’un kargaşasından Heybeli’nin huzuruna geçişte şahane bir geçiş noktası…

Denizatı Kafe Heybeliada’nın hâlâ ayakta olan en eski işletmelerinden biri… 1974’te Tamer abinin babası Yılmaz Çıdam tarafından kurulduktan sonra uzunca bir süre Gazino diye anılmış. Yılmaz Çıdam’ın genç yaşta vefatından sonraysa burayı bir süre Önder Çıdam ve kardeşi Tamer abi işletmeye başlamış. Ne yazık ki Önder Çıdam’ın da genç yaştaki acı kaybından sonra, Tamer abi ve Önder Çıdam’ın eşi Mürvet Hanım işletmeye devam ediyor.

Muhabbet keyifli ve çay güzel olunca ada gezmesi biraz gecikmeli başlıyor. Açık büfe kahvaltıyla karnımızı tıka basa doyurmuş olduğumuz için bu gecikme işe de yarıyor. Yokuşlar ve merdivenlerle dolu sokaklarda gezinirken bir parça enerji depolamış olmakta fayda var çünkü. Diğer masalarda kahvaltısını bitirmiş çay keyfi yapanlara ya da nargilesini tüttürenlere bakıyorum biraz kaçamak bakışlarla… Kimseyi rahatsız etmemek gerek. Denizatı’nın garsonları muhabbete gelenle kafasını dinlemek isteyenleri iyi ayırt ediyor olmalı diye düşünüyorum. Herkes birden hoşnut görünüyor…

Ada gezintisine çıkarken yine geleceğimizi söylüyoruz ve geliyoruz da… Keyifli bir turdan sonra içilen çayın tadı başka oluyor. Güzel bir tost yanında… Ama tost ve çaydan başka bir şeyin bizi tekrar buraya çektiğinin farkındayız. Vapura binip Heybeli’den uzaklaşmadan önce denize karşı sigaramızı tüttürürken bunu düşünüyorum… Heybeliada’nın huzurlu iklimine açılan bir kapı burası. Güzel bir karşılama ve keyifli bir veda… Buraya geri döneceğimizden eminiz nasıl olsa…

 

Erdinç Yücel

Ağustos 2009 Yazlık Draje sayısını okumak için tıklayınız.

BRONZLAŞTIRICI DRAJE

Orijinal: Gustav Klimt – Mother and Child

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış… Peşpeşe sıralandığı zaman, insanın aklına ilkokulda sınıfın en görünür yerine asılan mevsimler tabelası geliyor… Çağrışımlar… Yaz sıcaktır, kış soğuktur filan… Ama bir de tek tek düşünmek var…

Yaz sıcaktır. Bazen çok sıcak… Oysa yaz denildiği zaman aklımıza gelen ilk şeyler de terden sırılsıklam olmak ve leş gibi ter kokmak olmuyor nedense… Ya da sivrisinek vızıltısı… Oturmuş Yazlık Draje için ulusa seslenirken, başınızın üstünde vızıldayıp duran sivrisineğe aldırmadan dalgaların sesini dinliyor olmanız…

Cümleler birbirine bağlanabilir gibi gelmiyorsa küçük bir tatile ihtiyacınız var demektir. Başınızın üstünde vızıldayıp duran sivrisinek, gerçeklikle ilişkinizi diri tutan bir kurtarıcı olsa gerek. Kumsalda değilsin. Şehirden bir yere ayrılmış değilsin. Daha kötüsü de var…

İşmiş okulmuş… Dünyevi dertlerle ilişkiniz pek yoksa hangi tatilden söz edebilirisiniz ki? Ama yaz, tatil demektir. Tatilse bi nevi turist olmak… Şimdi herkes başka bir yerde. Herkes başka bir yerden sesleniyor. Bazı drajeler tatil için Fransa’ya gidiyor, bazıları tatil için İsveç’ten geliyor. Garip olan ne peki? Sıcaktan bunalmış bir halde sivrisinek vızıltılarıyla boğuşurken kafanızın içinde dalgaların oynaşması olabilir mi? Ya da evinizde oturmuş bilgisayarınızın başındasınız ya…

Evet bilgisayarınızın başında Yazlık Draje’yi okumak kesinlikle kötü bir fikir değildir. Bakılası ve okunası bir dergi çıkarıyor olmaktan mutluyuz elbette; genciz, eğlenceliyiz, sıcağız, güzeliz filan ama elinizde sallayıp serinleyebileceğiniz bir dergi olmayı da istemekteyiz hani… Şöyle kumsala yayılıp sayfalarını çevirebileceğiniz bir dergi olsak fena mı olurdu? Niye fena olsun ki…

Yaz böyle bir şey işte. Ölü derilerinizden kurtulup cilalı, mis gibi, yepyeni bir deriye sahip olmak… Yıpranmış hayallerinizden soyunup, taptaze hayallere yelken açmak… Zihninizin motorunu soğutup daha işler hale getirmek… Elektriğinizi boşaltıp deşarj olmak… Enerji toplamak… Mis gibi oh…

Yazlık Draje, bir parça hafiflemiş olarak tarayıcınıza düşerken bir yandan da yenilenip enerji toplamaya çalıştı. Tatilde de okurlarını yalnız bırakmayan tüm drajelere teşekkürler… Keyifli sohbetiyle sayfalarımıza konuk olan İlker Ayrık’a, Heybeliada’da kahvaltı keyfimizi muhabbetiyle artıran Tamer Abi’ye ve Yazlık Draje’de aramıza katılan Fatoş ve Yılmaz’a teşekkürler… Orasında burasında pireler hoplatarak bize nanik çeken ve Drajesiz bir ay geçiren tüm yazar çizerlerimizeyse helal olsun… Can, Mark Town, Engin, Pınar, Alican, Cem Vurnal, Utku, Alettin, Tayfun, Ece Naz, Alpay, Hande ve diğer yaz kaçaklarını kınamayı bir borç bilirim…

Yazlık Draje için ulusa seslenirken aklımı karıştırmaya çalışan sivrisineğe inat, beni markiz yoluna götüren Bandista’ya da teşekkür etmem gerek sanırım. Bu yazı yazılırken Bandista’dan “Her Şeyin Şarkısı” çalmaktaydı…

Gelecek ay Aşık Draje’de el ele göz göze olacağız… Ölü deriler ve yorgun hayallerden kurtulmak üzere…

 

Ağustos 2009 Yazlık Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Erdinç Yücel

Tasarım: Songül Yücel

PİDEBAN: SARIYER’DE BİR ZAMAN TÜNELİ

Kadıköy, Bakırköy ya da Kartal’dan öğlen yemeği için Sarıyer’e gidilir mi? Gidilirse niçin gidilir? Üstelik hiçbir reklam ve tanıtım faaliyeti yürütmeyen bir mekan söz konusu ise karşınızda çözülmeyi bekleyen bir muamma olduğunu düşünmekten kendinizi alamazsınız… Antika Draje olarak, bu muammayı çözüp okurlarımızla paylaşmak için Sarıyer Çayırbaşı’nda bulunan Pideban’daydık.

 

İçeriye adım attığınızda kendinizi başka bir dünyaya ışınlanmış gibi hissettiğiniz mekanlardan biri Pideban. Ortalama bir antikacıda görebileceğiniz eşyalardan daha fazlası ve asla sululuğa düşmeyen, canayakın bir muhabbet 1977’den beri hizmet veren bu pideciye ruh katıyor. Bir peynirli, bir de kıymalı pide yiyip çıkıp gittiğiniz pidecilerden değil burası. Mekan sahibi Yusuf Bey konuştukça Pideban’a tekrar tekrar gitmekten kendinizi alamayacağınızdan emin oluyorsunuz.

Eskiden Karadeniz’de insanlar kendi aldıkları malzemeleri fırınlara vererek pide yaptırır, evlerinde sabah kahvaltısında yerlermiş. Giresun Görele’li Yusuf Bey ve ailesi işte bu kültürün içinden gelmiş. Yaklaşık 60 yıldır İstanbul’da yaşayan bir aile olarak fabrikasyon hiçbir ürün kullanmamaları da bu kültürden kaynaklanıyor olsa gerek. Fabrikasyon yağ bile kullanmıyorlar. Her şey natürel. Malzemelerin çoğunluğu kamyonlarla Karadeniz’den geliyor. Çankırı’dan getirttikleri un ve Bursa Orhangazi’den gettirttikleri ev turşusunu saymazsak tabii… Aslında pidenin yanında turşu görmeye de alışık değilizdir ama Pide Ban’da denemişler ve olmuş doğrusu…

Müzik olarak mekanda türk sanat müziği çalıyorlar. En çok yenen pide karışık ve kıymalı pideler. Kokuyu dert etmeyenlere de pastırmalı pide tavsiye ediyorlar. Ustalar genelde Karadenizli. Çalışan Muş’lu da var ama çıraklıktan girmiş. İşletme sahibi bu işten çok iyi anlıyor, iş yoğun olduğu zaman Yusuf bey hamur açmaya mutfağa geçiyor mesela. 40 kişi personelleri var. Sarıyer dışında yaşayanlara kötü bir haber: Sarıyer dışında şubeleri bulunmamakta…

Pideban’ın ilk dükkanı çayırbaşında, benzinliğin arkasında… Diğer iki şube daha modern ama Pideban’ı Pideban yapan her şey fazlasıyla Çayırbaşında mevcut… Özellikle Pazar günleri çok kalabalık oluyor. Yazın okullar kapandıktan sonra pek iş olmuyor. Aynı anda 3-5 ünlüyle karşılaşmanızın mümkün olduğu bir mekan olduğunu da belitelim. Bunun başta gelen sebeplerinden biri de işletmenin rahatlığı ve sıcaklığı… Mesela müşteriler arıyormuş Antalya’dan, “senin pide gibi değil burdakiler” diye… Bodrumdan Korkmaz abi, arka masada pidebandan bahsettikleri için arıyor Yusuf beyi. O kadar sıcak bir aile ortamı var ki, ünlü birisini kasa başında görmek mümkün olabiliyor. Şayet bir gün draje ekibinden birisini kasada veya sipariş alırken görürseniz şaşırmayınız… Antika meraklarının kökeni ise bundan 30-40 sene önce kurulan bitpazarı. Aslında ilk eski radyolarını memleketten getirirler. Dedelerinin eski radyosunu getirdikten sonra, o dönem televizyonun da etkisiyle radyolara ilgi azalır. İnsanlar eski radyolarını buraya getirmeye başlarlar. Bu dönemin ardından hesap makineleri ve telefonlar gelmeye başlar. Birçok çeşit antikaları var, eskiden tavandan kömürlü ütüler sarkarmış fakat şimdi onları daha güvenli bir yere taşımışlar.

Şu anda tavanda birçok takımın orijinal imzalı formaları var. Hepsi de mekâna pide yemeğe ve ziyarete gelen takım mensuplarından hatıra. Zaten mekân sahibi Yusuf Bey ziyarete gelen ünlülerin fotoğraflarını çekmeye karşı, insanların rahatsız olacağını düşünüyor. Fakat gelen kişilerin hatıra adına bir iki şey yazmalarını istermiş. En ilginç ziyaretçilerinden biri uzayda en uzun süre kalan Rus Kozmonotmuş. İstanbul’un ilk pidecilerinden biri olan Pideban’a uzaydan bile müşteri geldiğini söylesek yalan söylemiş olmayacağız kısacası… Antikaların yüzde otuzu müşterilerden gelmiş. Satsana diyenler var, dizi ve filmlerden antika radyoları ödünç isteyenler de çıkıyormuş… Pide Ban’ın en ilginç antikalarından biri de Belçika yapımı bir kömür sobası. Müzayededen alınan bu soba getirildiğinde içinden birtakım kâğıtlar ve bir kibrit kutusu çıkmış. Bunların üstünü okuduklarında 1946 tarihli olduklarını görmüşler. Yani bu sobaya 50 seneden uzun bir süre boyunca bu kâğıtlar ve kibrit kutusu arkadaşlık etmiş. Ve eğer iyi bir şirin olursanız Yusuf Bey’in antika arabalarını görebileceğinizi de belirtmeden geçemeyeceğiz…

PİDEBAN: Bahçeköy Caddesi No: 1
Çayırbaşı – Sarıyer / İSTANBUL
Tel: 0212 242 19 46

 

Söyleşi: Erdinç Yücel – İlknur Seda Bendeş

Antika Draje’yi Okumak İçin Tıklayınız

MUHTEŞEM OKULUN MÜTEVAZI HOCASI: ALİ VAHİT TURHAN

Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi, Tarabya kampüsündeyiz. Bu hafta, bütün yoğunluğuna rağmen kendisiyle söyleşi isteğimizi kabul eden Prof. Dr. Ali Vahit Turhan’la beraberiz.

 

Draje: Antika mısınız yoksa hala genç bir delikanlı mı?

Ali Vahit Turhan: Delikanlı ruhu taşımak istiyorum.

 

Draje: Koleksiyon yapar mısınız? En sevdiğiniz antika eşya nedir?

Ali Vahit Turhan: Evet yapıyorum, baykuş bibloları koleksiyonu yapıyorum. Birkaç yüz tane baykuşum var. Antika eşya olarak da çok eski bir
sobam var. Salamandra deniyor onlara, kömür sobasıdır. Kömür kullanmadığımız için artık süs diye duruyor. 19. asırdan kalmadır, Rus malıdır dedemden kalma…

 

Draje:Akademide yer alan ya da belli bir yaşın üstünde olan insanlar genellikle çatık kaşlı ve asık suratlı olurlar” gibi bir tespitte bulunsak buna katılır mısınız?

Ali Vahit Turhan: Kendimde katılmıyorum. Başkaları söz konusu olduğunda değişebilir bu durum tabi.

 

Draje: Ali Vahit Turhan bu kategoriye girmemek için bir çaba içinde midir?

Ali Vahit Turhan: Çabam yok, çabam olsa kaşlarım çatık olurdu.

 

Draje: Kuşak çatışması diye bir şeye inanır mısınız? Nesiller arası farkı yaratan şey nedir?

Ali Vahit Turhan: Benim öğrencilerim arasında bir nesil farkı görmüyorum. 20 sene önceki öğrencimle şimdiki öğrencim aynıydı. Fakat daha eskiye… Bizim döneme bakacak olursam, o zamanın öğrenci değerleri daha değişikti tabi. Ama temelde hepimiz öğrenci olarak hayata hazırlanmak istiyoruz. Derslere dönük beklenti ve çalışmalarımız var. Öğrenci milleti her yerde bir. Biz de öğrenci olduk.

 

Draje: Peki hocalar değişiyor mu o zamandan bu zamana?

Ali Vahit Turhan: Belki şimdiki öğrenci hoca ilişki daha rahat bir ilişki. 40 sene önceki ilişkiler daha uzaktı, şimdi daha yakın. Bu belki de bizim bölümümüz yapısına has bir özellik. Kampus havasının dışında daha ailevi bir yapı var burada. Biz öğrencileri en azından ismen de olsa tanıyoruz. Bir de bu Tarabya’nın güzel ortamının verdiği bir rahatlık var. Öğrencinin hocadan beklentisi ve hocanın öğrencisinden beklentisi dışında Tarabya’da daha rahat bir ortam var. Ben Fransız okulunda okumuştum. Onlar papazdı aynı zamanda. Tam 50 sene oluyor, 50 sene önce öyle papazlar vardı ama tabi artık yok. Fransız okullarında eskiden Galatasaray’ın dışında frère okulları dedikleri, ders veren hocalar papazdılar. Bizim zamanımızda cübbe giymezlerdi papazlar ama çoğu sakallıydı. 90 yaşında hocalarımız vardı ama hâlâ akılları başındaydı.

 

Draje: Eski Türk filmlerinde Haydarpaşa garından bile çok yer bulan Tarabya Otelinin yanıbaşında, birinci derecede tarihi eser vasfı taşıyan bir okulda bölüm başkanısınız. Sizce öğrencileriniz Tarabien bir ruh taşımakta mı? Öğrencilerinizin okulla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Vahit Turhan: Evet, 20 seneden beri Tarabya’dayız biz. Biliyorsunuz bu sene 18. mezunlarımızı verdik, İnşallah gelecek sene de 19. mezunlarımızı vereceğiz ve sonrasında buradan ayrılma projelerimiz var. Ama tabi bizim hala ümidimiz hatıralarla dolu bu mekânda “ne kadar çok kalabilirsek” yönünde. Ne kadar geç ayrılırsak o kadar mutlu hissedeceğiz kendimizi. Ama İlknur sen 3. sınıfsın artık buradan mezun olacaksın, sen ona bak işte önemli olan o! (Gülüyor)

 

Draje: Hiç 7 sene geçirmediğiniz bir öğrenciniz oldu mu?

Ali Vahit Turhan: Çok! Hep öyle derim, yedi sene kalan var ama benim dersimden geçmeyen yok tabi.

 

Draje: Top oynayarak okulun malına zarar veren öğrencilerinize buradan nasıl bir mesaj vermek istersiniz? 7 sene geçirmemek sizce yeterli bir yaptırım mıdır?

Ali Vahit Turhan: Camdır o tabi kırılacak, mühim olan daha az kırmak. Az cam kırarsanız daha memnun oluruz, sorun değil onlar. Bir öğrenci sınavlardan 7 sene geçemediyse sınavlara girmemiştir, öğrenci yedi sene kalmaz, illa ki geçer. Ama tabi birtakım nedenlerle üniversite dönemini yarıda bırakan arkadaşlar var. O yedi sene olayı bir mitoloji galiba, zaten yedi sene çakacak olan öğrenciyi baştan buraya almazdık, o bir söylence.

 

Draje: Antika sanatçılardan hangilerini dinlemeyi sever Ali Vahit Turhan?

Ali Vahit Turhan: Müzikle pek ilgim olmamakla beraber klasik müzik dinlemekten çok keyif alırım. Chopin dinliyorum, piyano konçertoları dinliyorum. O beni rahat ettiriyor. Ama böyle vur patlasın çal oynasın, acemaşiran kız kaçıran müziklerden pek haz almam.

 

Draje: Draje okurlarına 2 kitap tavsiye eder misiniz?

Ali Vahit Turhan: Elif Şafak’ın “Aşk” adlı romanını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitap bütün kitapları özetliyor. Çünkü ismi aşk. Aşkı genel anlamda alacaksınız. Bilim aşkı var, memleket aşkı var, insan aşkı var. Genellikle de insan sevgisi var. İkinci olarak da Ahmet Güngören’den “Ve bir gün babam zenci oldu” kitabını söyleyebilirim.

 

Ali Vahit Turhan’dan birkaç antika cümle:
“Bizim zamanımızda hayat daha güzeldi” demenin anlamı yok.
Ben 22 yaşındayken hayat şimdiki gibi güzeldi.
Ben büyüyünce ihtiyarlayacağım.
En sevdiğim öğrenci varsa o da hepsidir.
Draje dergi bence çok iyi bir dergidir.
Hocam okumadınız ki daha?
Okuyacağım da, okursam belki fikrimi değiştiririm. (gülüyor)
Derste not tutmayanı… iyi çalışırsa geçiririm.

 

Söyleşi: İlknur Seda Bendeş – Erdinç Yücel

Antika Draje‘yi Okumak İçin Tıklayınız.

ANTİK ÇAĞLARIN OKUNASI DERGİSİ

Orijinal: Amedeo Modigliani – Chaim Soutine

Siyah beyaz bir dünya deyince aklınıza ne gelir? Sararmış kitaplar, gazete ve dergi sayfaları… Buruşmuş elleri ve gerdanları süsleyen büyüleyici takılar… Korkunç hikayeleri daha bir korkutucu kılan gaz lambaları… Hasılı kelam’lı konuşmaları bizlere ileten manyetolu telefonlar…

Solgun ve hayret verici mobilyalar… Pikaplar, transistörlü radyolar, kömürlü ütüler… Peki ya delikli paralara ne demeli? Ah o naif insan halleri…

Yaşlı, çok yaşlı fakat eskimemiş olana ne denir peki? Sağdan sola ya da yukardan aşağı farketmez… Altı harflidir hep. Peki bir ipucu daha: Az bulunurlar ve bazen pek kullanışlı olmasalar da cebimizi yakacak kadar pahalı şeylerdir…

Hayranlıkla baktığımız bütün o eski püskü şeyler bizi hayretten hayrete düşürür. O devirlerde nasıl da yapmışlar bunları filan deriz kendi kendimize… Kendi kendimiz bize verecek cevap bulamaz. Çünkü bizi şaşkınlıklara gark eden tüm o şeyleri düşünürken aklımıza önce; buruş buruş suratlı, dünya naifi tonton büyükannelerimiz gelmektedir. Anasının karnından buruş buruş suratlarla çıkan, her yaşta tonton, her yaşta naif ve elbette her yaşta ihtiyar olan büyükanneler…

Bizim sorunumuz belki de ilerleme denen o lakırdıya çok yüz vermemiz ve aynı zamanda şu fani dünyada kalıcı bir şeyler olduğuna da inandırmaya çalışmamız kendimizi… Hani dostlar arasında ölümsüzlük dediğimiz arayış…

Buruş buruş ninelerimizin şahsında cisimleştirdiğimiz o devirler var ya işte… Nasıl yapmışlar abi hayret yani? Zarafete bakar mısınız bi
dakka…

Yaşıtımız olmayan herkese yapıştırdığımız o gerizekalı yaftası olmasa hayat daha kolay olurdu belki. Antika Draje, o çok bilmiş havamızı iyice içine çekip o beyhude ölümsüzlük özlemiyle selamlıyor okurunu.

Antika Draje’de bize ses veren Ali Vahit Hoca’ya ne kadar teşekkür etsek azdır. Teşekkürün yanına bir de rica eklemekte fayda vardır belki: Hani bizim çocuklar arada dersinize geç kalacak olduklarında çok kızmayınız. Kızıp da onları bırakmayınız… Bakın her daim taze, mis gibi dergi çıkarmaktalar…

Michael Jackson’ın bile ölebildiği bir dünyada, anın keyfini çıkarabilmeniz için, Antika Draje’yi bir bardak demli çay eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. Hani giden gitmiş bari kalanları muhafaza edelim. En güzellerimizi… Kıymetlilerimizi…

Antika Draje’yi bu hissiyatla Maradona’ya ithaf etmek istiyorum… Hey koca Diego bari sen çok yaşa…

Yazlık Draje’de görüşmek üzere…

 

Erdinç Yücel – Genel Yayın Yönetmeni

Temmuz 2009 Antika Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Birkan Can Evirgen

Tasarım: Songül Yücel

BİR DERGİNİN HATIRA DEFTERİ

Bilgisayarınızın başına oturup derginizi okurken soğuyan çayınızla konuşursanız bunda bir sorun yoktur. Kimsenin ruhsal durumunuzla ilgili endişeye kapılması gerekmez. Çevrenizdekiler için sorunun boy gösterdiği nokta, artık çayınızın da sizinle konuşmaya başladığı o andır.

Yasak, olağanüstü ve kaçak… Çayınızın sizinle konuştuğu an… Yıldızları sayarak huzur bulan bir romantiğin, yıldızlar yerine kaldırım taşlarını sayarak huzur bulmasıyla da başlayabilir her şey… Ya da plajdaki kum tanelerini… Çoğunluk denen ofset baskı aracı, havadaki toz zerrelerini saymanızı romantik bulmuyorsa, artık renkleriniz ve zevkleriniz herkes tarafından tartışılabilir demektir. Elindeki tencere kapağıyla trafikte kendine yol açan adama gülerken aynı anda korku, hüzün, acıma ve kıskançlık gibi duygulara gark olabilmemiz boşuna olmasa gerek… Çoğunluğun ahlakını, yasalarını, değer yargılarını, davranış kalıplarını, algılarını ve algı alanının dışında bıraktıklarını takmayan kişiler kime ürkütücü gelmez ki? Herkes gibi olmamanın cazibesine kim kapılmaz? Ve dahası…

Deli Draje için kolları sıvarken işimizin zor olduğunu biliyorduk. Çayımızla, monitörümüzle, cep telefonumuzla konuştuk bol bol ve umutsuzca cevap almayı bekledik. Pixel pixel saydığımız hayaller bize huzur vermedi… Trafikte kendimize yol açamadık… Ama bir ayın sonunda dönüp arkamıza bir baktık ki, aslında yapmamız gereken çayımızı bizimle konuşmaya zorlamak değilmiş. Bazen usulca seslenip geri çekilmek ve kulak vermek yetiyormuş işte. Yoksa bu kadar içimize sinen bir dergiyle karşınızda
olamazdık.

Kırık dökük sorulara iyi kötü cevaplar almaya gittiğimizde bize sıcak ve kocaman gülücükler veren Alper, Kamucan ve Ozan şahsında Luxus’a teşekkürler… Neşenizin hastasıyız… Deli Draje’nin en büyük motivasyon kaynağı; “Büyüğü deli. küçüğü deli. beşikteki kafasını sallıyor” özdeyişiydi… Bu sözü dağarcığımıza işleyen Esme Yücel’e de teşekkürler. Rahat uyusun… Aramıza bu sayıda katılan muhteşem çizerlerimiz Özge, Tayfun, Cem ve Alettin hoşgeldiler…

Ay boyunca kulağımızda Luxus’un şarkılarıyla yaptık ne yaptıysak. Dellendik mutluyuz… Antika Draje’de görüşmek üzere…

 

Haziran 2009 Deli Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Birkan Can Evirgen

Tasarım: Songül Yücel

DRAJE DERGİ FİRARDA

mayıs 2009 - kaçak draje
orijinal resim: frida kahlo – otoportre

Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik bir de dönüp baktık ki bir arpa boyu bile yol gidememişiz… Develerin tellal pirelerin berber olması kadar saçma geliyor kulağa. Buna ancak çocuklar inanır zaten. İşte bunun için çocuklar büyür, yetişkinler ise sadece yaşlanır.

Okulunu bitir, bir iş bul, yuva kur, emekli ol… Pozisyonuna sıkı sıkı sarıl. Gerçekçi hedeflerin olsun.

Sakın kaçma. Kaçmayı aklından bile geçirme. Gerçekliğine sıkı tutun.

Ödülünü al. Cezadan kork. Az git uz git dere tepe düz git. Hedefinden sapma. Okulunu bitir. İş bul. Yuva kur. Her şey düzenli, her şey yerli yerinde olsun. Sonra dönüp arkana tekrar tekrar bak… Ne kadar yol almışsın? DRAJE DERGİ FİRARDA yazısına devam et

OLAĞANÜSTÜ OKUMALAR

nisan 2009 olağanüstü draje
Orijinal Portre Vincent Van Gogh

Topluluk önünde yapılması hoş karşılanmayacak şeyler vardır. Neyse ki hepsini burada anmamız mümkün değil. İğne deliğinden deve geçirmek orta yerde yapmamanız gereken bir şeydir mesela. Dirseğinizi yalamak da öyle… İşte topluluk önünde yapmaktan kaçınacağımız milyarlarca işlemin ardından Oağalüntsü Draje ile karşınıza dikildik.

Tamam söze bir itirafla başlamak gerekirdi. Soran olursa, Draje Dergi’de emeği geçenlerin öğrenci, tasarımcı, redaktör filan olduğunu söylüyoruz ama herbirimiz meslekten hayalperestiz. Elimizin altında on yüz bin milyon bir ve sıfır var. Birleri ve sıfırları yanyana getirip çilek ağaçları yaparız mesela. Her pikseli beş saniyelik bir zaman dilimi olarak tasarlayıp olmadık cümleler kurarız. Kafamızın içinde sayamayacağımız kadar çok sinir hücresi aynı anda birbiriyle konuşurken, İstanbul’dan İzmir’e dosyalar – klasörler göndeririz. İki kulak arasından çıkan elektrik sinyalleri elimize kolumuza emirler yağdırır ve masaüstünde nice pencereler açıp kaparız. Her şeyi kontrol altında tutmaya bayılsak da ısrarla mucizelere inanırız.Oağalüntsü denilince aklımıza ilk gelen şey UFO’lar olmaz yine de… Yedi başlı  ejderhalar kadar, gecenin bir yarısı yağmur altında uçan balonsatan amcanın  da oağalnütsü olduğunu biliriz.

1 Mart’ta Yasak Draje’nin sörvırımıza düşmesiyle beraber yaşadığımız hazzın da çok olağan olduğunu söyleyemeyiz. Pek çok kişinin defalarca çiğnediği bir yoldan geçiyor olmak önemli değildi. Biz ilk kez geçiyorduk ya yetmez mi? 21 ülkeden ve Türkiye’nin 30 şehrinden gelen ziyaretçilerimize göz taraması yapmıştık bir kere. Yasak Draje’yiokuduktan sonra, aramıza katılan arkadaşlar olması bizi nasıl mutlu etmezdi ki? Utku Atalay’ı aramızda görmek böyle bir sürpriz oldu bizim için. Meyla’nın sayfasını okurlarımızla buluşturmamızda emeği geçen Gülümser Abla olmasaydı ne yapardık bilmiyoruz. Teşekkürlerimizi tek tek sunmaya kalksak Ulusa Sesleniş’e ayırdığımız yer yetmeyecekti daha ne olsun….

Oağalüntsü Draje yayıma hazırlanırken de uzun uzadıya düşünmeye gerek yok gibiydi. Alışıldık olan şeyleri ters yüz etmek yetecek gibiydi ama insan ister istemez düşünen bir yaşam formu… Hep gözümüzün önünde olan
ama alışkanlıklarımızla fazla içli dışlı olduğumuz için görmeyi adeta reddettiğimiz öyle çok şey vardı ki… Oağalüntsü Draje’nin tüm yazıları ve görselleri bittikten sonra, sıra Ulusa Sesleniş’e geldiğinde alışkanlıklardan bahsetmek zorunluolmuştu artık.

Yine de belliydi… Boşlukları alışkanlıklarımızla doldurmaya bayılıyorduk. Bir nefeste okunup geçilecek cümleler kurduk. Kötü oldu diyemem. Oağalüntsü malzemeleri bir araya getirip olağan bir dergi kotardık işte… Boşlukları alışkanlıklarınızla birleştireceğinizi bilerek kaleme alındı bu yazı. Fonda bu kez müzik filan akmıyordu ama okumakta olduğunuz satırlar word dosyası olarak zuhur ederken bendenizin kafasında Duman’dan “Köprüaltı” şarkısı dönüp durmaktaydı. Bu satırlar yazılırken, kilometrelerce ötede, kafasında aynı şarkıyı döndürüp duran bir uyur yüzer vardı belki…

İşte bu sayıyı ona ithaf etmek istiyorum izninizle… Kaçak Draje’de görüşmek üzere.

 

Nisan 2009 Olağanüstü Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Birkancan Evirgen

Tasarım: Songül Yücel

AİLE BOYU ‘DRAJE’

10 ekim 2009 Akşam Gazetesi Cumartesi ekiBirkan Can Evirgen, Marmara Kamu Yönetimi’nde okuyan bir öğrenci ve yayıncılıkla sadece hobi olarak ilgileniyor. En büyük şansı annesinin grafiker, teyzesinin redaktör olması. Çocukluğundan beri onların Mac’lerinin başında… ‘Çekirdekten yetiştik’ diyor Can.

Erdinç Yücel, İlknur Bendeş ve daha sonra ekipten ayrılan Buğra Oygur ile birlikte hazırladıkları, internetten yayın yapan ‘Draje Dergi’ ilk olarak 30 sayfa çıkmış. Ancak arkadaşlık sitelerinden yeteneğini göstermek isteyenlerin yazı ve tasarımlarını yollamaya başlamalarıyla ikinci dergide sayfa sayısı birden 66’ya yükselmiş. Can Evirgen, ‘Hepsi yaratıcı gençlerin yaptığı işler. Belki normal bir dergide bu kadar çok görsel kullanmazsınız ama internetten yayınlanan bir dergi için görseller daha mühim olabiliyor. Bir de ‘asla internette gördüğümüz bir resmi oraya koymayacağız, kendimiz yapacağız ve hepsi bize ait olacak’ dedik. Her katkıda bulunan kişinin ismi mutlaka dergide yer alıyor. Bu da onların önünün açılması için önemli. Nitekim böyle bir durum da oldu. Fotoğrafçılarımız ve illüstratör oldukça güzel işler çıkarıyor. Örneğin Utku Atalay, artık Karakalem dergisinde. Herkesin kendi alanında ilerleyebildiğini görmek de bizi mutlu ediyor.’

KONSEPT DERGİ

8. sayı çıktı; 9. sayı yolda. Her sayının bir konsepti var. Can, ‘dergiyi çıkaracağımız zaman, bu dergide ne bulunabileceği bilinsin istedik. İlgi çekici olsun dedik ve bu yüzden de her Draje farklı konseptlerle ortaya çıkıyor. Örneğin bir sayımız ‘Olağanüstü Draje’ olarak çıktı. ‘Olağanüstü’nü belirlerken, senin yazın olağanüstü olacak demedik. Çünkü bazen kavramlar zıttını da çağrıştırabiliyor. ‘Olağanüstü’ sayıda çok gerçekçi yazımız da oldu. İlk sayımız ‘Yasak Draje’ydi. Derginin içinde her an her şey değişebiliyor. Her ay ismi de değişiyor. ‘Draje’ sadece ana kimlik, biz onun üstüne bir şey giydiriyoruz.’ Can’ın annesi ve derginin sanat yönetmeni Songül Yücel ‘hemen her sayıda bir ressamı araştırıyoruz. Unutulmuş ressamların adları da böylelikle hatırlanmış oluyor. Can, her sayıda bir ressamın işini deforme ediyor’ diyor.

HİÇBİR İŞ ÇÖPE GİTMİYOR

Derginin her sayısında mutlaka bir röportaj var. Tanınmış kişilerin yanı sıra aslında daha çok kendi sevdikleri insanlarla röportaj yapmayı tercih ediyorlar. Can, ‘Mesela, İTÜ’de güneş enerjili arabalar yapan gençlerle röportajlar yaptık. İnsanların ilgisini çekebilecek ama daha az tanınmış kişilerle röportaj yapmayı tercih ediyoruz. Diğer dergilerden farklı olan bir yanımız da bu’ diyor.

Her ay bir sonraki konsepti de belirleyip, ilk sayfada bulunan künyenin altına ekliyor, sonra da tasarımları ve yazıları beklemeye koyuluyorlar. Önümüzdeki Draje ‘Edepsiz’… Ellerine konsept dışı işler de gelse bunu değerlendiriyor ve ekstra oluşturdukları blog’larında yayınlıyorlar. Erdinç Yücel, ‘bazen çok politik yazılar geliyor. Elbette ki bizim bir duruşumuz var ama bazen gelen yazılar kör göze parmak olabiliyor. O zaman biz de onları blog’umuzda yayınlıyoruz. Yani hiçbir iş çöpe gitmiyor’  diyor.   Hedef kitlesi daha çok üniversite ve lise öğrencileri olmasına karşın çok sıkı takip eden bir orta yaş ve üstü kitle de var. ‘Pensilvanya’dan, Endonezya’ya dünyanın dört bir yanından bizi takip eden insanlar var’ diyor ve buna onlar da şaşırıyorlar. Fransa’dan her ay düzenli olarak birçok insanın siteye girdiğini görebiliyorlar.

Draje dergi, ‘Çıkan Sayının Özeti’,   ‘Minik Draje’ ve ‘Ulusa Sesleniş’ gibi düzenli köşelerinin yanı sıra, her ay yenilenen, sürprizli içeriğiyle, www.drajedergi.com‘daokuyucularını bekliyor.

Telif verebilmeyi isterdik

Dergİ basılmadığı için pek masrafı yok. Ama telif konusunu önemsiyorlar. Özellikle de fotoğrafçılarına para verebilmek istiyorlar. Bu işten kimse para kazanmıyor. Dergi daha önce reklam teklifi almış ama bir vinç firmasından! Bu yüzden kabul edememişler. ‘Kağıt ziyan etmiyoruz. Her sayıda sayfa sayımızı belirlemek zorunda değiliz. Server’ımızı sağlayan İlknur’un babası Oğuz Bendeş, onlar bize destek oluyorlar. İsim hakkımızı ise aramızda para toplayarak aldık’ diyorlar.

8 yaşında tasarımcıları var!

Dergİde ‘Minik Draje’ isminde bir köşe var. Bu köşeye küçüklerin yazı ve çizilerini koymak istemişler. İhale Ceren’e kalmış. Ceren 8 yaşında ve Erdinç Yücel’in yeğeni. En çok onun yaptıklarını dergiye koyma aşamasında keyifleniyorlarmış.

ÖZGE Ç. DENİZCİ

 

Bu yazıyı Akşam Gazetesi’nden okumak için tıklayınız…

Özge Denizci blogu için tıklayınız…

ÖRÜMCEK RETRO

Can sıkıntısı nelere kâdir… Yağmur yağacak gibi yapar da bir türlü yağamaz ya hani… Şehir yine de kalabalıktır. Herkes kendi halinde… Vitrinlere bakınanlar, sarmaş dolaş takılanlar, güle oynaya bir Taksim gecesine akmak için sabırsızlananlar… Bir sürü şey…

İstiklal Caddesinde bile hâlâ sıkılabiliyor olmak nasıl bir duygudur bilir misiniz? Bilen bilmeyene anlatsın desem olmayacak. Ama can sıkıntısından şikayet için yazılmıyor bu satırlar zaten. Niye çıkmıştım İstiklal’e? Hediye bakacaktım evet. Canın sıkılıyor ve o akşam kutlanacak bir doğum günü için de bir şeyler almak istiyorsun. Hediye seçmek de zor gelir hani…

Örümcek Retro’yu işte böyle bir akşamda keşfettim. Keşfetmek ne büyülü bir kelime. Bazen kimsenin gitmediği, kimsenin gezmediği yerlere adım atarak gerçekleşen bir mucizedir bu. Bazense herkesin gittiği yerlerde dolaşıyor olsan da alışkanlıklarına kendini kaptırmadığın zaman pat diye karşına çıkıverir…

Atlas Pasajı’nda Örümcek Retro’yla karşılaştığımzaman dikkatimi çeken ilk şey tabelası oldu. Ardından vitrindeki gözlükler ve daktilo… İçeri girdiğinizde küçücük bir mekanın ne kadar eğlenceli olabileceği hakkında da bir fikir edinmiş oluyorsunuz. Gözlükler ve şapkalarla bir süre oyalanmadan bu küçücük mekandaki hazine avına başlamanız neredeyse olanaksız gibi… Aynanın karşısına geçip şapkalar ve gözlükler üzerine binbir çeşit fantazi kurmaktayken kasadan bir cin çıkıyor. Kendisi; günde ortalama yüz doksan bin kişinin doğum günü kutlaması yapabilme potansiyeli taşıdığı bu ülkede, yeni bir iş kolunun müjdecisi gibi karşınızda duruyor. “Kuzenime bir hediye bakacaktım…” filan diye ağzınızda çevirip durduğunuz kelimeleri alıp, uygun fiyatlı bir hediyeye dönüştüren bir tür hediye danışmanı… Size, sadece önerdiği hediyenin rengini seçip ücretini ödemek ve tekrar dönmek üzere oradan ayrılmak kalıyor. Doğum günü kızını mutlu edecek bir hediye seçmek bu kadar basitmiş işte.

Ama keşfetmek için daha dikkatli bakmak gerek. Örümcek Retro’ya bir kez daha uğramanızın nedeni de bu zaten. Bir dahaki gelişinizde de önce şapka ve gözlüklerle ilgileniyorsunuz. Ekonomik kriz muhabbetlerinde “bak cüzdanım ne kadar boş” deme bahanesiyle çıkarıp çıkarıp herkese gösterebileceğiniz cüzdanlar da birer fetiş nesnesi gibi dikkatinizi çekebilir. Sonra Marilyn Monroe’lu CD kaplarıyla, Star Wars karakterleriyle, biblo ve oyuncaklarla, tavandan sarkan o acaip kurbağalarla, Tim Burton anahtarlıklarıyla filan teker teker oynarken kimsenin sizi rahatsız etmeyeceğinden emin olabilirsiniz. O minik, kurmalı robotla oynarken yere düşürmemeye de özen göstermek gerek elbet.

Sonra… Sonra hazine avının en mühim noktasında hediye danışmanınız yanıbaşınızda beliriverir. Rengarenk küpe ve tokalarla içiçe duran o tuhaf halkaların ne olduğu konusunda aydınlanmaya ihtiyacınız vardır çünkü. “Fular bağı” der bu acaip halkalar için. Daha önce niçin hiç böyle bir şey görmemiş olduğunuzu düşünedurun; bu, dizi dizi küpe, toka ve fular bağlarına retro plastik mücevher dendiğini de öğrenmiş olursunuz. Retro plastic jewellery de diyebilirsiniz. Dünya onları böyle tanıyormuş çünkü.

Bu küçücük dükkancıkta 30 çeşit fular bağının yanı sıra, 500’er çeşit küpe ve toka bulunduğunu öğrenmek sizi daha bir şaşırtır. 1960’lar ve 70’lerde üretilmiş ve kimse tarafından kullanılmamışlardır henüz. Alacak olursanız ilk defa size ait olacaktır bu aksesuarlardan herhangi biri… Rei Na isimli bir Tayland firması tarafından Fransızlar için üretilen bu takılar, 1980’lerde kapanmasıyla birlikte üretici firmanın elinde kalmış ve diyar diyar gezdikten sonra İstanbul’da bir alıcı bulmuş kendisine. Zaman tüneline girmiş gibi hissedersiniz kendinizi ama bu hikayede eksik olarak aktardığım şey şudur belki: Pek yakında yeni bir plastik mücevher fırtınası koptuğunda bulabileceğiniz en olağanüstü numuneler kesinlikle burada olsa gerek. Rengarenk, pırıl pırıl ve or – ji – nal… 1960’larda Tayland’dan yola çıkıp, Fransa’ya uğrayan ve oradan kimbilir hangi yolları aştıktan sonra 2000’lerde Atlas Pasajındaki Örümcek Retro’da konaklayan bu takıları düşünürken kafanızda bir şimşek çakar belki… Çocukluğunuza gider aklınız. Annenizin o kıpkırmızı muhteşem yüzüğünü hatırlarsınız. İstanbul trafiğini aşıp evinize döndüğünüzde yapacağınız ilk şey annenize “yine dellendi bu çocuk” dedirtmek olacaktır.

“Anne” dersiniz; “plastikten, kocaman kırmızı bi yüzüğün vardı ya senin. Nereye sakladın onu?”

Can sıkıntısı nelere kâdir… Boşuna dememişler; “can sıkıntısı bütün keşiflerin anasıdır” diye. Yağmur size istediği kadar feyk atsın; çocukluğunuzun en güzel anılarına en acaip yollardan ulaşırsınız bazen…

ÖRÜMCEK RETRO & AKSESUAR:

İstiklal Caddesi Atlas Pasajı No: 131 Dükkan : 31
Beyoğlu-İstanbul

Telefon: 0212 252 69 40
info@orumcekretro.com
http://orumcekretro.com/
Yazı: Erdinç Yücel

 

          *Nisan 2009 – Olağanüstü Draje sayısını okumak için tıklayınız…

drajedergi.com

 

BAŞLIK YASAK

ağlayan çocuğa gülmek yasak mı?
Orijinal Tablo: Bruno Amadio – Ağlayan Çocuk

Fıstıklı, fındıklı, manuel portakallı, otomatik portakallı, badem içli, çok içli, sorunlu, sorumlu, yatay tatlandırıcılı, dikey geçişli, renkli, renkli, renkli, genellikle üniversiteli, bazen ilkokullu draje bit bit karşınızda…

10101010001. sayımızla sanal aleme adım atarken neşeden takla taklayız. Parende de derler hani. Demezlerse de Hakkı Devrim bağışlasın bizi.
“Hadi bi dergi yapalım da eğlenelim gari” diye çıkmadık yola. Sanal alemden banal aleme, her kimin dünyasıysa artık buraya, selülöze, ofset baskıya filan ışınlanıp ele gelir bir gençlik dergisi olabiliriz dedik. Neyimiz eksik ki bizim birkaç milyon dolarcıktan başka. Ama akıl fikir hayal düş rüya parayla satılmıyor. Satılsa da paramız yetmiyor. Ama kendi aklımızla fikrimizle düşümüzle çüşümüzle ele gelmek istiyoruz.

Hadi bi dergi yapalım da eğlenelim diye çıkmadık yola ama yoldan çıkarken de eğlenmedik değil hani.

Evlenecek değil eğlenecek bi dergi olsun istedik. Mesaj kaygısı taşımadan kağıda kaleme klavyeye kahveye çaya sigaraya uzandı ellerimiz. Eh zaten araç mesajdır filan diyerek entelektüel bir havayla da kurulabilirdi belki bu cümle ama üşenmemek gerekir. Bir söz kaç şekilde söylenebilirse dilimizden gelenin en neşelisinden olsun dedik. Masaj kaygımızsa eksik olmadı. Çünkü rahatlamaya ihtiyacımız vardı ve yalnız olmadığımızın pekala farkındayız netekim.

“Dergi!” dedik. “Nasıl?” dedik. Şöyle eğlenceli olsun. Dağınık, parçalı bulutlu görünsün ama bit bit, piksel piksel topladığınızda da ortaya çıkan eşitlik doğru sonucu versin istedik. Konsept tipi dergileri sevdiğimizi anladık konuşurken. Her sayı bir konseptle çıkmaya böylece karar vermiş oluverdik.

Sonra içli içli “iyi de adı nolsun” diye düşünedurduk. Ornitorenk dedi içimizden biri, Sloth, Tembel Hayvan, Kiwi, Banal… Hepsini ilk bakışta sevdik ama ikinci bakışta unuttuk bazılarını. Hatta öyle unuttuk ki kendilerini burda anmamız bile mümkün olamadı. Sonra Draje dedi içimizden biri. İçimizden diğeri “oo konseptli konseptli yakışıklı olur” dedi… İçimizden bir başkası “hımm” dedi. Sonra Sloth dedik. Banal dedik. Sloth dedik. Yok yok dedik Draje daha iyi.

İlk konsept konumuz “yasak” oldu. Nasıl oldu anlamadık bile. Sonra google sağolsun bir tarama yaptık ki oral seks ve radikal politika arasında kocaman bir boşluk bulunmakta. Oysa biz Draje’nin siyasi dergi olmasını ne kadar istemiyorsak +18 bir dergi olmasını da o kadar istemiyorduk. İlk sayımız Yasak Draje bu hassasiyetle karşınıza çıkabildi ne mutlu bize.

Derginin ismi hakkında yaptığımız beyin fırtınasını içerik hakkında yapsak ortaya Newscientist çıkabilirdi. Ama yapmadık. Aklımızın bir yerinde asılı duruyormuş gibi geligeliverdi başlıklarımız. Ayın fotoğrafı, ulusa sesleniş, kült film, içindekiler, her kafadan bir ses, takdir sayfası gibi konvansiyel olanlar da vardı başlıklarımız içinde; deforme, sıkıcı şeyler, minik draje, çocuklar ve gençler için pratik oyun tarifleri gibi spesifik olanlar da…

Minik draje’de genç yeteneklere yer ayırdık desek olmayacak. İlk sayımızda İlkokul 2. Sınıf öğrencisi Ceren’in çizgili hikayesine yer verdik. Sıkıcı Şeyler’de yasaklı Richard Dawkins’in “Gen Bencildir”inden bir bukle yer aldı. Deforme sayfamızda “Ağlayan Çocuğa Gülmek Yasak mı?” dedik. Ayın fotoğrafı Tuzla tersanelerinde ölmek serbest fakat sigara yasak der gibi oldu. Alican Erkol sağolsun…

Mutfak sürecinde neler yaptık nelerle ilgilendik tek tek not ettik ve 10101010001. Sayımız için tek eksiğimiz ulusa sesleniş’ti onu da Sevil Öztatlı’dan “Adına da derler seks” parçası eşliğinde klavyeye aldık.
Çok belli olmadı umarım.

Erdinç Yücel

 

Konuyla ilgili Radikal Gazetesi’nin haberi için tıklayınız…

Mart 2009 – Yasak Draje sayısını okumak için tıklayınız…

Kapak İllüstrasyonu: Birkan Can Evirgen

Tasarım: Songül Yücel