Tecrit, Tek Tip, Tretman ya da… MİKADO’NUN ÇÖPLERİ

Shrek:Biz diye bir şey yok. Bizim de yok. Sadece ben ve bataklığım var.”

Mikado’nun çöplerini bilir misiniz? Kibrit ya da kürdanlarla oynanan anlaması kolay, oynaması zor bir oyundur. Kürdanları önce yere saçar, sonra tek tek toplarsınız. Tek bir şart vardır; saçılan kürdanlardan birini alırken diğerlerini kımıldatamazsınız… Hiçbir kürdan diğerine değmemeli, birbirini etkilememelidir. Sizin için en iyi hedef kuşkusuz diğerlerinden yalıtık olan kürdanlar olacaktır.

Bizi de burada, neredeyse 4 yıldır “Mikado’nun Çöpleri” gibi tek tek “toplamaya” çalışıyorlar.

Biri “toplanır”, sesi boşlukta yitirilmeye çalışılır; adı, benliği, teninin rengi, siyasal ve sosyal kimliği, fiziki ve ruhsal bütünlüğü yok edilirken diğeri onu duymasın istiyorlar. Birbirine değmeyen kürdanlar gibi…

Herbirimizin ahını diğerimiz duyduğumuz; inat, ısrar ve sabırla duymaya devam ettiğimiz için yeniden toplanıyor oyun. Yeniden savruluyoruz hücre hücre ve sonra yeniden yeniden…

“Birbirine çok değiyor” diye yakılıyor kürdanlar… Olmadı kısaltılmak isteniyor.

117 tabut omuzdan omuza dolaşıyor memleketin dört bir yanını. Kısaltılmak istenmiş, sakatlanmış yüzlercemiz önce sokaklara atılıyor ve sonra hiçbir şey olmamış gibi; bedenleri sakatlanmamış, ruhları örselenmemiş, geri dönülmez bir biçimde çocuklaştırılmamış… Evet, evet hiçbir şey olmamış gibi yeniden toplanmaya çalışılıyor, oyuna katmak için…

Mikado’nun Çöpleri gibi birbirine değmeden; birimiz diğerinin ahını duymadan, dinlemeden, kulak vermeden oynamak istiyorlar bizlerle. “Birey olmayı öğreneceksin burada!” diyorlar… “Birey” olacaksın!

Sonra yeniden, yeniden, yeniden…

“Birey” olacaksın ve dünyayı kendi dışında bırakacaksın. Çünkü bu dört duvar yetmeyebilir buna… “Birey” olacaksın ve hücrede 3 kitaptan fazlasını bulunduramayacak, uluorta şarkı türkü çığıramayacak, kolundaki zincir kemiğe oturduğunda “Ah” etmeyecek ve hele hele sesli – sessiz, ayakta – oturarak, yiyerek – yemeyerek protestoya kalkışmayacaksın.

Kendi kıyafetinle dolaşmanın düşünü bile kuramayacaksın mesela. Zorla çalıştırmaya karşı koymayacaksın. Belki, doktor yüzü görmeyecek, belki kalp krizi geçirirken ağrı kesiciyle yatıştırılacak, belki yarı ölü vaziyetteyken bile ayakkabılarına kadar defalarca aranacaksın, ama infazına engel oluşturmasın diye “kendine iyi bakma yükümlülüğünü” asla unutmayacaksın.

Yedi gün, 24 saat aynı dört duvarı paylaştığın arkadaşınla aynı fotoğraf karesinde görünemeyecek, aynı zarfa mektup koyamayacak; aynı düşü kuramayacaksın… “Birey” olacaksın!

Mahkeme yollarında, ring araçlarında ayakta durmayacaksın. Sesini arkadaşlarına duyurmaya çalışmayacak, yakınlarına el sallamayacaksın. Soğukta üşümeyecek, sıcakta terlemeyecek, Temmuz’un ortasında ringde 5 saat havasız kaldığın için düşüp bayılmayacaksın. Su içmeyeceksin çişinin gelmemesi için…

Çünkü “Birey” olacaksın ve bunu öğrenemediysen halen; jandarmanın copuyla, kara kışın soğuğuyla, kavurucu yazın sıcağıyla, havasızlıkla, susuzlukla, tuvaletsizlikle ve kasıklarına kadar üst aramasıyla “terbiye” edileceksin…

Dört yıl oluyor ki toplayıp toplayıp yeniden savuruyorlar bizi; tıpkı Mikado’nun Çöpleri gibi…

Ve şimdi sırada havalandırma boşluğuna tel örgü, ve şimdi jandarmalarla dolu kutu gibi ring araçlarına kamera, ve şimdi Yeni Ceza İnfaz Yasası; tek tip elbise, zorla çalıştırma, “katlanma” zorunluluğu… Konuşsan ceza, sussan ceza, şarkı söylesen ceza…

Her birimiz diğerinin ahını duymasın, kulak kabartıp ellerini ellerine uzatmasın diye… Temas etmeden toplanabilsin, insanlığından “arınsın” duyarlılıkları törpüleyip “İyileşsin”, ruhu süzülmüş posalar halinde “hayata döndürülsün”, “topluma kazandırılsın”, gelene geçene çelme takıp jurnal çekecek “iyi bir vatandaş” olsun diye…

Çöpler sıkıştırılıyor yine; oyun başlamak üzere…

Bağıra bağıra, göstere göstere gelirken Yeni Ceza İnfaz Yasası; sesimiz aynı korkunç karanlıkta, aynı sonsuz boşlukta ve geride aynı sancılı fısıltıyı bırakarak kaybolmadan önce birbirimize sımsıkı tutunmamız gerekiyor.

Çünkü, bu dalga üzerimizden geçip gittiğinde; bu dört tarafı düş kırıklıklarıyla çevrili ülkede kaybolan tüm fısıltılar son kez aynı şekilde yankılanacak:

“İnsanlar arasında yerim yok

Kimse beni görmüyor.

Konuşuyorum, ama duymuyorlar.

Geliyorum ama karşılamıyorlar.

Ateşin yanında benim için bir yer,

Sofrada benim için bir tabak

Uzanıp yatacağım bir döşek yok.

Ama hala bir adım var.

(…)

Bu adı

Ocak üzerine bir lanet olarak bırakıyorum.

Ve bu utancı…

Benim için saklayın bunu. Artık adım

olmaksızın ölümümü aramaya

Gideceğim”*

“Mikado’nun Çöpleri”ni bilir misiniz? ”Beni”, ”bizden” çekip alan bir tahakküm oyunudur. Çöpler yakında bir kez daha savrulacak.

Peki siz bir daha gözlerinizi kapayacak mısınız buna?

 

(*): Ursula K. LeGuin-Karanlığın Sol  Eli

Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesi – 2004 

Evrensel Gazetesinin pazar eki Evrensel Hayat için yazılmıştır.

mikado evrensel

mikado

 

 

Memeler İsyanda!

Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir.”  (Jiddu Krishnamurti)

Alıştıra alıştıra söylemenin bin bir çeşit yolu var elbette ancak şok edici gerçekleri bazen lafı dolandırmadan söylemek gerekiyor. Kadınların memeleri var.

Bazı gerçekler onlara gözlerimizi kapadığımızda yok olabilirler, hepimiz hayatlarımızın bir bölümünde tanıklık etmişizdir buna. Oysa kadınların memeleri vardır ve bu gerçek gözlerimizi her kapayışımızda büyüyerek karşımıza dikilir. Memeler evet… Yok saymayı denesek de gözlerimizi her kapayışımızda karşımıza dikiliveren memeler… Bütün dünyanın yok saymasını istediğimiz memeler… Ne kadar sıkı örtülürse örtülsün, orada olduğundan bir an dahi şüphe duymadığımız memeler… Memeler İsyanda! yazısına devam et

SİZ DOĞURUN GEREKİRSE POZANTI…

k kitap

Şimdi kendini kollamanın tam zamanı… Aklımız ermeye başladığı günden bu yana biliriz ki politikacılar ne zaman hayattan, demokrasiden, hukuktan falan bahsetmeye başlasalar başımıza yeni bir çorap örülmeye de başlanmış demektir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat böyle günler değil miydi bizler için… Hani muktedirlerin demokrasiyi koruyup kollamak için kolları sıvadıkları o postal günleri… 19 Aralık’ta içerdekilerin nasıl “hayata” döndürüldüğünü, Çernobil’den sonra “biraz” radyasyonun sağlık için ne kadar faydalı olduğunu,  ABD, Kore’ye ve Afganistan’a özgürlük getirirken ordumuzun oralara “barış” gönüllüsü olarak gittiğini, bir takım “suça itilmiş” çocukların Pozantılara filan konarak sorumsuz ailelerinden kurtarıldığını nasıl unutabiliriz ki? Pozantı’daki çocukların tecavüze uğradığı, Uludere’li çocukların bin parçaya bölündüğü bir takım talihsiz kazalar da olmuştur elbette bu arada ama devletimiz tutarı neyse fazladan fazladan ödeyecek kadar da bonkördür şükür… Çocukları tek kişilik hücrelere koyarak çözer tecavüz sorununu… Tecavüz demişken N.Ç. konu dışıdır elbette. Çoğu kamu görevlisi 26 adamla kendi isteği dâhilinde beraber olmuştur o, koskoca yargı organları yalan söylemeyeceğine göre…

Hal böyleyken koca koca bakanların, nur yüzlü büyük şehir belediye başkanlarının, pek güvenilir köşe yazarlarının, iri iri puntolu gazete manşetlerinin ve cumhuriyet tarihinin gördüğü en ak pak başbakanın haklar, özgürlükler, çocuklar ve elbette hayat hakkında söylediklerine azıcık şüpheyle bakmamız yadırganmayacaktır umarım. Hâşâ huzurdan majestegilleri eleştirmek gibi bir yanlışın içinde olmak haddimiz değildir elbette. Biz kim oluyoruz ki mesela Melih Gökçek Beyefendi’yi eleştirme cür’etini kendimizde bulabilelim. Sonra mahkemelerde sürüm sürüm sürünürüz maazallah… Çünkü hepimiz biliriz bu ülkede eleştiri özgürlüğünün sınırlarını kimlerin çiziyor olduğunu. Kendileri halk iradesinin vücut bulmuş halidir ne de olsa… İş ki “halk”ın da nerede başlayıp nerde bittiğini onlardan başka belirleyecek bir mevki bulunmasın. Tıpkı “hak”kın nerede başlayıp nerede biteceğini belirleme tekelini ellerinde tuttukları gibi… Ya da yaşamın…

Sınırlardan bahsetmişken değinmeden geçmek olmaz: Her tartışmanın sınırlarını da belirleme yetkisi onların elindedir. Avuçlarının içinde sımsıkı tutarlar kazara başkasına kaptırmamak için… Kürtaj tartışmasının sınırları da diğer her konuda olduğu gibi onlar tarafından belirlenecektir. Olası her itiraz, “kürtaj yanlılığı” olarak damgalanabilecektir böylece… Kürtajın bir hak olduğunu söyleyen de, kimi durumlarda bir zorunluluk olduğunu söyleyen de, “kürtaja karşıyım ama devletin bu konuyu yasakla çözmesine karşıyım” diyen de “kürtaj yanlısı” olacaktır onlara göre… “Kürtaj yanlısı” ne demektir bilinmez ama hikmet-i hükümetten sual etmek densizliğini gösteren bendeniz bir anda “kürtaj yanlısı” safta buluveririm kendimi. Çünkü tartışmanın sınırlarını olduğu kadar dilini, o dilin göstergelerini de onlar belirleyeceklerdir. Bu durumda insan kendisinden şüphe duymadan edemiyor. Yine de inanın ki bendeniz hobim gereği boş zamanlarımı kürtaj olarak filan geçirmiyorum.

Tartışmanın dilini, yöntemini, argümanlarını dilediği gibi sınırlama hakkını elinde tutma çabasındaki majestegiller kusura bakmasınlar ancak kürtaj konusundaki literatür kendilerinin boyunu hayli aşacak nicelik ve niteliktedir. Kabine üyelerini, Türkçe engelli Belediye Başkanlarını, medyadaki köşe tutucularını, atanmış diyanet bürokratlarını falan dikey olarak üst üste koysanız da değişen bir şey olmayacaktır. Başbakan kürtajın cinayet olduğunu söylerken hangi tıbbi bilgiye dayandığını açıklayamaz. Ne söylerse söylesin kendisini alkışlamak için hazır ve nazır olan siyaset ve medya erbabı da başbakanın açıklamalarına temel olan verileri merak etmez. Durup dururken bu tartışmayı neden başlattığını sormak mı? Ağzımızdan yel alsın… Başbakanın cinayet dediği kürtaja 2 ay süre biçen Sağlık Bakanı’nın tutarlılığı da tartışılmaz. Başbakanın vurgusuyla kürtaj 2 aylık gebelikte de cinayet olmaya devam etmemekte midir? Eğer etmiyorsa Başbakan, en ufak bir bilgisi olmayan bir konuda laf olsun diye atıp tutmakta mıdır? Yoksa Sağlık Bakanı cinayet yanlısı mıdır? Kimse muktedirlerin söyleminde tutarlılık sınaması yapmaz çünkü herkes GERÇEK meselenin ne olup ne olmadığını en yalın haliyle bilmektedir zaten… Kafa hep aynı kafadır. Nasıl yaşayacağımız, nasıl öleceğimiz, nasıl ilişkiler kurup, nasıl üreyeceğimiz onların iki dudağının arasında olmalıdır. Yaşam tarzımızın, ilişki biçimlerimizin, siyasal algımızın, sosyal örgütlenme modellerimizin, cinsel yönelimlerimizin, ilgi alanlarımızın, beğenilerimizin, ağız tadımızın, müzik zevkimizin, bedenlerimizle ne yapıp ne yapamayacağımızın, neye inanıp neye inanmayacağımızın, kendimizi ne olarak tanımlayıp tanımlayamayacağımızın… Hayatlarımıza dair akla gelebilecek her şeyin meşruiyet alanını daraltıp, sınırlarını kendi muhafazakâr algılarına göre yeniden çizmek… 12 Eylül postalları altında geçen 30 koca yılda tankla, topla, dipçik ve copla başarılamayan “tek”leştirme işlemini alıştıra alıştıra gerçekleştirmeye koyulmak… Arzuları budur! “Dert”leri budur! Meseleleri budur!

Yoksa majestegillerin çocuklara ve hayata bakışını Pozantı’dan, N.Ç. davasından, Uğur Kaymaz’lardan, Ceylan Önkol’lardan pekâlâ bilmekteyizdir. Dünyanın en büyük beş silah ithalatçısından biri olan bu ülkede hayatın ne kadar kıymetli görüldüğünü de… Ve yatıp kalkıp… Yatıp kalkıp Uludere elbette…

Erdinç Yücel – “K” için yazılmıştır.

Yeni Başlayanlar İçin Ahmet Davutoğlu

doğal sit alanı

Doğal SİT Alanında Medeniyet Kurmak 

Haziran’ın sonları… Havalar sıcak… Altunizade’de bir bina gözünü dört açmış türlü türlü polis ekipleriyle kaynıyor. Takım elbiseli adamlar, kepli gençler ve bir kısım medya mensubu…

Burası bir üniversite kampusü ve bugün ilk mezuniyet törenine sahne oluyor. Konuklar ağır fakat yabancı değiller bu binaya. Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurduğu İstanbul Şehir Üniversitesi burası. Ve ilk mezuniyet töreninin baş konuğu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Ahmet Bey burada kendi evinde kuşkusuz. Kurucularından olduğu bir okulda başka ne olabilir ki zaten… Diğer konuk ise YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya… O da kendisini evinde hissedebilir. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kurucu rektörü ta kendisidir nasıl olsa…

Adını kendi öğrencileri dışında neredeyse hiç kimse duymuş olmasa da “özgül ağırlığı” hayli yüksek bir üniversite hakkında konuştuğumuzu anlıyor olmalısınız. Yeni Başlayanlar İçin Ahmet Davutoğlu yazısına devam et

Sisi’nin Hikâyesi

Bana Dostunu Söyle

Hayat ne garip; darbeler filan… Mısır’daki askeri faşist darbeden sonra olanca mağduriyetiyle hakkı ve hakikati haykırmaya başlayan Başbakan Erdoğan, 18 Temmuz günü Ak Parti Dışilişkiler Başkanlığı’nın düzenlediği iftar programında konuşmaktadır: “Türkiye’de bir kişi, iki kişi, üç kişi, dört kişi polise şiddet uygularken ölüyor, tweet’ler, facebook’larla, dünyanın altını üstüne getiriyorlar ama öbür tarafta şu ana kadar Mısır’da 300 kişi ölüyor, bunların 53 tanesi namaz kılarken ibadet esnasında kurşunlanarak öldürülüyor, dünya sessiz. Niye konuşmuyorsunuz? Hadi bunun karşısında da konuşun. İkircikli olmanın anlamı yok” diyerek haykırışı ile isyanını dile getirmektedir.  “Polise saldırırken” ölen bu kişilerin adları Abdullah, Ethem, Mehmet ve Ali İsmail’dir… Mısır’daki darbeyi yapan Abdülfettah El-Sisi’yle birlikte Dolmabahçe’de sırıtarak mutlu mesut poz veren de bu dört kişidir zaten. Milletçe bilir – tanırız biz onları… Sisi’nin Hikâyesi yazısına devam et

R4bia Derken?

eylül yeni harman rabia
Rabia Arapça’da dört, dördüncü anlamına geliyordu ve Müslüman Kardeşler üyeleri; “Muhammed Mursi, Mısır’ın dördüncü Cumhurbaşkanı olduğu için biz bu işareti yapmayı uygun gördük…” diye açıklıyorlardı bu işaretin anlamını. 

Sonra bazı tarihçiler çıkıp Rabia işaretini ilk kullanan kişinin Ali ile savaşa girerek Mısır’ı ele geçiren ve 661 yılında Ali’nin öldürülmesi sonucu kendisini gerçek dördüncü halife ilan eden Muaviye olduğunu söylediler…

Oysa ne Muaviye dördüncü halifedir ne de Mursi Mısır’ın dördüncü cumhurbaşkanı…

Muaviye zaten malum, dördüncü halife Ali’nin öldürülmesinden sonra halifeliğini ilan etmiştir… Muhammed Mursi ise sırasıyla Muhammed Necib, Cemal Abdül Nasır, Muhammed Enver el Sedat, Muhammed Hüsnü Mübarek ve Muhammed Hüseyin Tantavi’den sonra Mısır’ın altıncı Cumhurbaşkanı’dır. Enver Sedat’ın suikasta uğramasından sonra geçici olarak bu göreve getirilen Sufi Ebu Talib’e ise bu listede yer vermedik.

Erdinç Yücel – yeniHarman Eylül 2013 sayısından

 

 

 

Korkunun Arkeolojisi

12 eylul 1980 darbesi

Eski günler…

12 Eylül olmuş bitmiş, el kadar çocuk ne bilsin ne olduğunu… Hoş, “bitmiş” lafın gelişi. Bittiği yok bu meretin, yakın zamanda da bitecek gibi görünmüyor.

Okumayı yeni yeni öğrenmiş bir çocuğun gözünden bakın dünyaya… Kurt adamların kafeslerde dolaştırıldığı, balonların ve sakızların ölü derisinden yapıldığı günlerdir onlar. Sokakta biri sizi çevirip sorduğunda; “Ne sağcıyım ne solcuyum, Atatürkçüyüm” diye cevap vermek zorunda olduğunuz günler… Sakallı Bebek henüz doğmamış ve Adile Naşit ölmemiştir… Gazetelerin Kenan Evren posteri dağıttığı ve sizin bu pop star kılıklı generalin yüzünü filan sevip okşadığınız günlerdir. Korkunun Arkeolojisi yazısına devam et

ÇOK KONUŞUYORUZ…

angry cat

Çok konuşuyoruz… Nefes almadan konuşuyoruz, sözün ağırlığını hiç hesap etmeden… Bir sözümüz ikincisini tartamadan konuşuyoruz. Bir sürekliliğin uzağında, hassasiyetlerimizin tuzağında konuşuyoruz… Biz kırk küp, kırkımızın da kulpu kırık küp bir kuyuya düşmüş konuşuyoruz. Derdimiz kuyudan bir taş çıkarmak

Diyelim ki Hrant’tan konuşuyoruz… Diyelim ki Sivas’tan konuşuyoruz… Diyelim ki darbelerden… Diyelim ki işkencehanelerden… Diyelim ki evet içerde – dışarıda tecavüze uğrayan çocuklardan konuşuyoruz… Dilimizden hukuğu eksik etmeden konuşuyoruz… Gecikmiş adaleti, kırpılan özgürlükleri, yargının bağımsızlığını, medyanın dokunulmazlığını konuşuyoruz… Dilimiz yaralarımıza gidiyor gidiyor da her meseleyi ısrarla bağlamından kopararak konuşuyoruz…

Bu bereketsiz atmosferde gündemimiz mahkeme tutanaklarıyla sabitlenmiş bir kere. İşte geçmiş günler… İşte  Sivas’ta zaman aşımının son günü, Hrant davası, Uludere, Ali İsmail Korkmaz davası, Mehmet Ayvalıtaş filan… Ve biz ufkumuzu kesen o görünmez ve mutlak hududu bir an olsun ihlal etmeme kaygısıyla mızıldanıyor ha mızıldanıyoruz… Çünkü yeri geldiğinde türkü söylemenin, yeri geldiğinde çantanda iki limon bulundurmanın, yeri geldiğinde üç kişi yan yana yürümenin yasak sayılabildiği bu halklar hapishanesinde, en büyük hürriyetimiz ahvalimize yazıklanabilmemizdir. Zihnimize döndürüle döndürüle, dağlana dağlana, kanırta kanırta işlenen o meşum meşruiyet sınırlarını hiç sorgulamadan devleti adaletin kalesi ve bekçisi saymaktan işte bu yüzden vazgeçemiyoruz. Sivas’ın, Gazi’nin, Maraş’ın, ensesinden kurşunlanmış Hrant’ımızın, Uludere’nin, Pozantı’da tecavüze uğrayan çocuklarımızın ve dahi saymakla bitmeyecek tüm yaralarımızın hesabını görmesi için devlete vahlanıyoruz ha vahlanıyoruz… Her birinin arkasında bizzat kendisi yokmuş gibi devletin adaletine sığınıyoruz ha sığınıyoruz… Yeri gelip hızımızı alamıyoruz da “yargı 12 Eylül’ün hesabını görüversin” bile diyebiliyoruz. Varın gerisini siz hesap edin…

Ve biz nefes almadan konuşup durduğumuz için, her meseleyi kendi sürekliliğinden kopararak devletin çizdiği nihai sınırların bir adım ötesine geçmeyi başaramadığımız için, kendi sözümüz, yeri gelince kendi çocuklarımızın kuyusunu kazmaktan da geri durmuyor. Tutukluluk süresini on yılla “sınırlayan” yasa yürürlüğe girdiğinde “Hizbullah’çılar serbest bırakılıyor”  diye feveran ederken, sözün nerelere gideceğini aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz elbette… Böylece yüzlerce kişinin yüzüne bir daha açılmamacasına kapatılan demir kapılar meşruiyetini bizzat bizim hassasiyetlerimizden edinmiş oluyor. Yargıtay aşamasını tutukluluk süresinden saymayan uygulamalar, senin sayende kural halini almadı mı ey hassas kardeşim… Sonra Sivas davası gündeme geliverdiğinde zaman aşımını diline dolamanın hikmeti ne ola ki? Getirisi ne ola? Tam otuz yıl önce fiili varlığı son bulmuş olan devrimci bir örgütün ana davasında zamanaşımı 30 yılda dolabilmişken… Kafasının üstünde taşıdıkları ceza tehdidiyle berhava edilen 30 yılın ardından ilk kez rahat bir nefes alabilen bu (çoğu eski) devrimciler kadar şanslı olamayacak nice kuşaklar yaratmak mıdır hevesiniz? Hadi varın Pozantı’ya uzanın… Çocuğun zindanda ne işi var diyeceğine, çocuklar için daha güvenli ve (nasıl oluyorsa artık) insani hapishaneler isteyen vatandaş, taciz mağduru çocukların hücrelere kapatılmış olmasından mutluluk duymakta mıdır şimdi?

Ah o demokrasi aşkı… “İnce” siyasetler… Derin hassasiyetler… Demokratik çözümler, barış süreçleri, katılımcı anayasalar filan…

Evet yaralarımız pek taze… Her biri birbirinden derin bu yaraların ve sağalmak bilmemelerinin en büyük nedeni susturuluyor oluşumuz değildir canım kardeşim… Nefes almadan konuşmaktaki ısrarımızdır… Adalet dilenmekten bir türlü vazgeçemediğimiz devleti karşımızda bulmaktan duyduğumuz ölesiye korkudur, bizleri kendi çocuklarımızın cellâdına, zindancısına, mütecavizine çeviren şey…  Onun çizdiği hukuk algısının, adalet anlayışının, meşruiyet sınırlarının dışına çıkmaktan duyduğumuz ölesiye korkudur… Yoksa senin adalet duygun ayakta olduktan sonra… Sen kendi hayatın hakkında söz ve karar sahibi olduktan sonra… Sen bu temsiliyet oyunundaki figüran rolüne sığınmaktan nihayet vazgeçtikten sonra… O katliamcılar, o tecavüzcüler, o işkenceciler içerde olsa ne yazar, dışarıda gezse ne yazar…

Haziran gelmiş, sonra Temmuz, Ağustos, Eylül… Çıkarılan gözler, çalınan hayatlar, hapishaneler kardeşlerle dolu ve biz konuşuyoruz ha konuşuyoruz… Yargı “görev”ini ifa etsin diye… Çıkarılan gözlerin, çalınan hayatların hesabı sorulsun diye… Eli palalı bi haydutun yakasına yapışılsın diye… Devlet, paralı katillerinden, kendi maşalarından hesap sorsun diye… Kimin adına? Devlet eliyle katledilenler adına! Pek güzel…

O devletlülerin, o yargıçların, hesap sormasını dilediklerimizin, içişlerinin falan hiç dahli yokmuş gibi… Hırsızın hiç suçu yokmuş gibi…

Konuşuyoruz ha konuşuyoruz. Dilimiz hep yaralarımıza giderek, bir sürekliliğin uzağında, hassasiyetlerimizin tuzağında… Mağduriyet hissimizi içimize sindire sindire… Konuşuyoruz ha konuşuyoruz…

Devlet bir gün bizim için de adalet dağıtır mı? Maaşlı cellatlarından bizim adımıza hesap sorar mı?

Boynumuzu iki ucu keskin ve boklu o bıçağın altına seve seve uzatırsak belki. Ve zaten devlet yaralarımızı sarmak için vardır… Hepimiz adına adalet dağıtmak için… Yersen elbette…

Erdinç Yücel 

Meydan Gazetesi‘nin 13. Sayısında Yayımlanmıştır.

Meydan13kapak

 

MIZIKÇI DRAJE

Ekim 2009 Sayı:8
Ekim 2009 Sayı:8

Hayat ciddi bi şeydir. Gözünün yaşına bakmaz insanın. Atılacak adımları doğru seçmeniz gerekir. Bütün enerjinizle sımsıkı sarılmanız gerekir bazen. Kendinizi gizlemeniz gereken yerde nefesinizi tutmanızda fayda vardır. Doğru anı yakalamak, dakik olmak, doğru stratejiler belirleyip bunların üstünde dikkatle çalışmak, kazanmak için kendini paralamak ama kaybedince ağlamamak… Hayat ciddi bi şeydir işte… Dikkatli olmazsanız ödemeniz gereken bedeller vardır her zaman. Kaçmanız gerektiğinde seri davranmazsanız mazallah yakalanıp ebe de olabilirsiniz. MIZIKÇI DRAJE yazısına devam et

Bir Kumsal Hikâyesi

“Bir kent nasıl öldürülür göz göre göre
Ben inanmıyorum kim ne derse desin.”

(Ahmet Telli)

Kendini kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya var etmeyenler bilmez bunu; her şehrin bir kokusu vardır. Her sokağın bir hafızası… Her beton parçasının dehşetli bir hikâyesi… Her ağaç altının bir parça hüznü… Değil mi ki bir odadan küçük bir eşyacığı atmakla bir aşkı kurutmak mümkündür… Bir meydanın ismini değiştirmekle bir felaketi unutturmak ya da… Bir Kumsal Hikâyesi yazısına devam et

Bir Bakanın Seyir Defteri

muammer güler idris naim şahin

Devir teslim törenlerinin kendine has bir hüznü, kendine has bir heyecanı ve kendine has bir güzelliği olsa gerek. Bizim için hiç eskimeyecek olan sabık İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, devir teslim töreni sırasında yapmak istediği ama yapamadığı Angelina Jolie şakasıyla, hüznüyle ve halefine yönelttiği temenni cümleleriyle bize kendisini bir kez daha tanıtmış oldu. Bir Bakanın Seyir Defteri yazısına devam et

Yalan Rüzgârına Karşı Eylem Fırtınası

odtü

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin rektörlük binasında önemli bir konuğun ayak sesleri yankılanıyor. Yalnızca bir devleti değil, güç, özgüven ve tecrübeyi temsil eden bir şahsiyetin ayak sesleri bunlar… Tarih 6 Ocak 1969… Günlerden pazartesi… Saat 13:00… O günkü Milliyet gazetesinin manşetinde; “Komandolar Tartışması Devam Ediyor” yazılı… Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Milletvekili Emekli Albay İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, milliyetçi toplumcular adına yaptığı açıklamada; “Bu memleket Moskof uşaklarının değil, Ergenekon aslanlarınındır.” diyor. İç sayfa haberlerinin neredeyse hiçbiri yabancı sayılmaz. İzmit’te tecavüze uğrayan bir genç kız yakınları tarafından boğularak öldürülmüş… On bir bin Alman genci 1968 yılı içinde vicdani red başvurusu yapmış… Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios ikili görüşmelerden umutlu olduğunu açıklamış… Ruslar Venüs’e uzay aracı göndermişler… Astroloji köşesindeki Balık burcu yorumu ise insanı hayretler içinde bırakacak denli gerçekçi: “Bugün bir fırtına huzurunuzu kaçıracak. Paranızı ve eşyanızı iyi muhafaza ediniz. Talihiniz pek yaver gitmiyor.” Yalan Rüzgârına Karşı Eylem Fırtınası yazısına devam et

MEMLEKETİMDEN REKTÖR MANZARALARI

 

Sedat Laciner

REKTÖR, STRATEJİST, GASTECİ, LİBERAL, MANİPÜLATÖR…

SEDAT LAÇİNER

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Rektörü, strateji uzmanı, gazeteci, liberal… ODTÜ’de olaylar patladığı gün Milliyet gazetesinin manşetinde o vardı. Kemik iliği kanseri tedavisi görürken, devamsızlık gerekçesiyle üniversitedeki görevinden aldığı Yrd. Doç. Dr. Güran Yahyaoğlu’nun ölümünü haber veriyordu Milliyet. Bir akademisyenin ölümcül bir hastalıkla boğuştuğunu bildiği halde, tedavi sürecinden kaynaklı devamsızlıklara disiplin yaptırımı uygulamaktan çekinmeyen bir rektördü o. ODTÜ’lü öğrencilere karşı çığırtkanlığa girişirken de dikkatleri kendi üzerinden ODTÜ’lülere çevirmek gibi bir derdi yoktur herhalde. MEMLEKETİMDEN REKTÖR MANZARALARI yazısına devam et

ÇÜNKÜ ÇOCUKLAR KORKUNÇTUR!

çünkü cocuklar korkunçturİyi niyet gösterileri, umut dolu temenniler, naif dilekler… Yeni yılı karşılamanın o tarifsiz heyecanı… Bir de eski yıl güle güle yeni yıla merhaba ninnileri. İhtiyar eski yıla el sallayan sevimli yeni yıl bebeği… Döne dolaşa aynı yollardan geçse de farklı yerlere ulaşabileceğini zannetmenin hafifliği

Pek naif, pek nazif, pek eğlenceli… Kendini geriye çekip gözlerini kapatınca ortalığa yayılan leş kokusunu duymuyormuş gibi yapmak elbette olası. İçinde debelendiğimiz bataklığa gözlerimizi kapatırız ve o yok oluverir. ÇÜNKÜ ÇOCUKLAR KORKUNÇTUR! yazısına devam et

SELANİK’TEN GERİYE… BİR İHTİLAL DAHA VAR!

 “Kendimize kim olduğumuzu hatırlatmak için hepimizin aynalara gereksinimi var.” (Memento)

Siyaset dedikleri sihirli bir değnek… Kimin elinde boy gösterse, insanlara dünyayı onun gözüyle seyrettirmeyi başarıyor. Belki de Arapça köküne inildiğinde “vahşi bir atı sakinleştirme” anlamına ulaşılabildiği içindir. Belki de dünyayı izlemenin tatlı rehavetiyle ona kimin gözünden baktığımız artık önemini yitirdiği içindir. Sahi, kaç zamandır bu tribünde oturduğunu hatırlayan var mı aramızda? Kim olduğunu ve ne istediğini çoktan unutmuş olan bunca insan içinde aynaya bakacak cesareti olan kaç kişi bulabiliriz? SELANİK’TEN GERİYE… BİR İHTİLAL DAHA VAR! yazısına devam et

JOKER BİR ÖZGE CANDIR

Her zaman ve her yerde deli şapkası ve şıngırdayan çıngıraklarıyla küçük bir deli çıkabilir ortaya. Ve gözlerimizin ta içine bakıp sorar: Kimiz biz? Nereden geliyoruz?(İskambil Kâğıtlarının Esrarı – Jostein Gaarder)

James Holmes bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi. JOKER BİR ÖZGE CANDIR yazısına devam et

SİYAH GİYME TOZ OLUR

 

Dinozordan sayılmak istemem ama Facebook’suz günlerim dün gibi hatırımdadır. Biri bana çevirmeli ağ bağlantısından bahsedecek olsa hüzünle uzaklara bakıp gülümseyebilirim. Sakallı bebek doğup kıyamet vaktini haber verdiği günlerde hiçbir yakınımın paniğe kapılmamış olmasıyla da hep gurur duymuşumdur doğrusu. Ve siyah beyaz televizyon… Evet dinozordan sayılmak istemem ama ben de siyah beyaz TRT günlerinde kanalın açılış ve kapanış saatlerini ayakta karşılayanlardan biriyim işte… ”İstiklal Marşı için rahat, hazır ol” günleri falandır onlar benim için… SİYAH GİYME TOZ OLUR yazısına devam et

İSTANBUL’DAN BİR DONALD GEÇTİ

donaldGerçekle kurgu arasındaki fark budur. Kurgu, her zaman mantıklı olmak zorundadır.

(The İnternational)

“İstanbul’un kalbi Şişli’de 39 ve 37 katlı 2 adet kuleden ve 62.350 metrekarelik alışveriş merkezinden oluşan Trump Towers İstanbul, 15 yıldır Türkiye’de önemli projelere imza atmış bulunan Brigitte Weber mimarlık ofisi tarafından projelendirildi. 88 farklı tipte, toplam 205 adet bağımsız konuttan oluşan 154 metre yükseklikteki 39 katlı rezidans kulesinde bulunan dairelerin büyüklükleri 680 metrekareye ulaşıyor. 37 katlı ofis kulesi ise farklı ebatlarda bölünebilir ofis katlarından oluşuyor.”

19 Nisan günü Donald Trump, Ivanka Trump, Recep Tayip Erdoğan ve Aydın Doğan’ın da katıldığı törenle açılan Trump Towers İstanbul’a ait web sitesi kendisini bize böyle tanıtıyor. Sitedeki sunum için soğukkanlı ve neredeyse objektif bir dilin tercih edilmiş olması hassas zihnimizde bir parça kaşıntıya neden olmuyor da değil hani. Neyse ki Aydın Doğan var. İSTANBUL’DAN BİR DONALD GEÇTİ yazısına devam et

TÜRK’ÜN UKRAYNA SINIRIYLA İMTİHANI

8 Mart dolayısıyla Femen’i ekranlarımızda, gazete sayfalarında ve Facebook albümlerimizde konuk etmemizin üzerinden fazla zaman geçmeden, Ukrayna ile vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması anlaşması, 24 Mart 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Vizesiz geçişler, henüz fiili olarak uygulanmaya başlamamış olsa da iki ülke arasındaki anlaşma, bütün yurtta, dış temsilciliklerde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde libido patlamaları eşliğinde coşkuyla kutlandı. TÜRK’ÜN UKRAYNA SINIRIYLA İMTİHANI yazısına devam et

TÜNELİN UCUNDAKİ IŞIK

adem kütük
Mapushane kapısı gülüm bir elvan geçit / Gelene açılır gülüm gidene kilit(Erol Toy)

Bir mahkûmun ilk görevi kaçmaktır.(Michel Foucault)


Gazete manşetleri, ucuz spotlar, üçüncü sayfa haberleri, arka sayfa güzelleri, her konuya herkesten daha hakim pozlarındaki uzman yorumcular gözümüzün önünden bir film şeridi gibi geçerken bir ömrü nasıl heba ettiğimizi şaşırarak fark etmek nasıl bir duygu biliyor musunuz? “İşte hayatın anlamı üstüne bir söylev daha başlıyor” diye yüzünü buruşturanlardansanız size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber; hayatın anlamı üstüne bir söylev daha çekilmeyecek bu sayfalarda. Ve kötü haber; çok daha kötüsü olacak. Israrla yüz çevirdiklerimizden bahsedilecek… Henüz 13 yaşındayken 26 koca adamın tecavüzüne uğradığı yetmezmiş gibi bir de adalet umduğu kapılarda “fahişe” muamelesi gören çocuğun haberini okumadınız mı? “Memlekete zararlı çocuklar kan testiyle belirlenip yürüme çağına gelmeden yok edilsin” diyebilen “eğitimci”nin sözleri kulağınızı tırmalamadı mı? Uludere’li 12’lik çocukların F16 kazasına kurban gidişlerine tanıklık etmediniz mi? Hapishanelere doldurulan öğrencilerin, gazetecilerin, çocukların haberleri gözlerinize çarpmadı mı? Ortam dinlemeleri, telekulaklar, insanların yatak odalarına kadar sokulan gizli kameralar içinizdeki paranoyağı uyandırmadı mı? “Paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez” özlü sözü kulaklarınızda çınlayıp durmadı mı? İçine tıkıldığımız bu soğuk dünya, bu buz gibi gerçeklik gerçekten de sıkıcı olmaya başlamadı mı? Günlük hayatın tek düzeliği, işiniz, işsizliğiniz, okulunuz tutsak hissetmenize hiç mi sebep olmadı? “Buranıza” kadar geldiğini itiraf etmenin zamanı gelmedi mi? “Kaçıp gitmek”ten… Başka bir gerçeklik boyutuna geçmekten başka bir çözüm kalmadığını göremiyor musunuz gerçekten? TÜNELİN UCUNDAKİ IŞIK yazısına devam et

SEVİŞMEK ÖZGÜR KILAR

emma goldman

Büyük birader bizi gözetlemiyor aslında, şarkı söyleyip dans ediyor. Şapkadan tavşan çıkarma numaraları yapıyor. Büyük birader uyanık olduğunuz her dakika dikkatinizi çekmekle meşgul. Sürekli aklınızın başka yerde olduğundan emin olmak istiyor. Tamamen zapt olduğunuzdan emin olmak istiyor.”

(Chuck Palahniuk – Ninni)

 

Siz yanlış biliyorsunuz dünya aslında dört köşe… Dünya kendi etrafında dakikada beş tur atıyor. İki ileri bir geri gidiyor. Dünya kıvranıyor, bel büküyor, gerdan kırıyor. Dünya her geçen gün biraz daha ısınıyor. Dünya dans ediyor. Dünya tutkudan alev almak üzere…

Vitrinler ışıl ışıl, kafası güzel bi dünya burası… Dünyanın kafası bi dünya… Dünya’da her saniye sekiz yüz kişi sevişmeye başlıyor. Her saniye binlerce kişi kafayı çekiyor, şarkı söylüyor, dans ediyor…  Kafası dumanlı bi dünya burası… Yanan bi dünya… Yaman bi dünya… İnsanlar içiyor, sevişiyor ve dans ediyor… Kapalı kapılar ardında, arabalarda, açık gökyüzünün altında… Bu ışıltılı toplama kampının kapısında “SEVİŞMEK ÖZGÜR KILAR” yazıyor… SEVİŞMEK ÖZGÜR KILAR yazısına devam et

ATHENA, İSABELLA VE RÖNESANS’TA KADIN İMGESİ

Athena, Yunan mitolojisinin en önemli mitlerinden birisidir. Olimpos’un en yüce tanrısının, Zeus’un başından doğan kızıdır.  Bilgeliğin ve savaşın tanrıçasıdır bu yanıyla da insanlığın ahlaki ve entelektüel özelliklerini taşır.  Üç bakire tanrıçadan herhangi bir hikayede evliliğinden söz edilmeyen tek tanrıçadır. Athena aslında Bakire Meryem’de kendini bulan cinsellikten uzak kalarak ahlak örneği olanideal kadın tipinin ilkçağdaki prototipidir. İlkçağda da ilkçağ düşüncesinin yeniden canlandığı Rönesans’ta da resimde, heykelde karşımıza çıkar Athena figürleri.

Rönesans düşünce sistemini ve sanat pratiğini yapıtlarında uygulayan, yaşadığı dönemde İtalyan şehir devletlerinin saraylarında kabul görmüş Rönesans resim sanatçısı ve Roma dönemi tarihi eserlerinin arkeoloğu AndreaMantegna da Mantua Düşesi İsabella De Este’nin Palazzo Ducale adlı sarayındaki Studiolo adlı özel dairesi için “Pallas Kötülükleri Erdemin Bahçesinden Kovuyor” adlı tablosunda Tanrıça Athena’yı resmetmiştir.

Athena, erdemlerin kötülükler tarafından işgal edilmiş bahçesine öfke ile resmin solundan giriş yapmış, bir kısmı gökyüzünde uçuşan bir kısmı bataklıkta yol bulmaya çalışan kötülükleri önüne katarak resimdeki hareketin de yönünü belirlemiştir. Athena sağ kolunda Aziz George betimlemelerinde olduğu gibi zaferi simgeleyen kırık bir mızrak tutmaktadır.  Sağ tarafı masif bir duvarla, diğer tarafları ise yeşilliklerin sarmalandığı kemerli geçişler ve altlarda çitlerle belirlenmiş bir bahçede, erdemlerin bahçesinde geçmektedir resmin konusu. Erdemler, resmin sağında gökyüzünde kendilerini tanımlayan simgeleriyle yeryüzündeki kovalamacayı izlemektedirler.  Ölçülü olma elinde adalet skalası ve kılıcı ile aşağıya şarabı döküyor, metanet ise elinde bir sütun ve asa, Herkül’ün aslan postunu giyinmiş olarak duruyor.  Resmin sol tarafında üzerinde üç dilde (İbranice, Yunanca, Latince) “Cennetten bize dönen erdemlerin ilahi dostlarına, refakatçılarına gel, kötülüklerin bu kirli yaratıklarını bizim koltuklarımızdan uzaklaştır.” yazılı bulunan bir yazıt olan ağaca dönen bir figür belirmektedir. Bu ağaç defne ağacı olarak betimlense de Athena’nın sembollerinden olan zeytin ağacı olarak düşünülmüş olmalı. Bu figür de erdemlerle bağlantılı bir figür olarak resimde yer almıştır.

Resmin alt bölümünde ileride alnında bantla betimlenen kadın figürü para gözlülük (Avarice), yanında taçlandırılmış şişman bir kadın olan cahillik (ignorance) kendisini taşıyan nankörlükle (ingratitude) birliktedir. Resmin arka fonunda aynı figürlerin kaçtığı görülebilir.Aniden bu grubun arkasında kucağında bir bebekle ortaya çıkan çirkin bir satir ortaya çıkıyor. Satirin kolunun üzerinde duran ayı postu ise onun şehvetli doğasını vurguluyor. Ayrıca solda hermafrodite benzeyen bir maymun bulunmaktadır. Bu maymun düşmanlık, sahtekarlık ve kötü niyet olarak belirtilmiş ve bunların tohumlarını bulunduran keseler taşımaktadır. Daha geride aylaklık kolları olmadığı için eşlik edenler olmadan hareket edemeyen bir figür olarak betimlenmiş. Tembellik ona bağlanmış. Athena’nın altındaki birikintide Ovid’in Remedia Amoris’inden bir alıntı bir yazıt vardır. Bu yazıtta şunlar yazılıdır:

Eğer aylaklığı kovalarsan küpidin oklarını yenebilirsin.” Gerçekten de küpidin oklarından hiçbiri Pallas’ı vurmuyor.

Bu garip grubun ortasında sakinliği ve güzelliği ile ayrılan bir kadın figürü utanmazca kentaurun üstünde duruyor. Saçları dalgalı ve örülü, yeşil şalı ise rüzgarın etkisiyle uçuşuyor. Rönesans yazarları iki tane Venüs tanımlıyor. Bu figür Celestia’daki Venüs’ün kızkardeşi duygusal aşk yani Luxuria olarak betimlenmiş. Luxuria’nın dermansız pozu  ile resimde yerini almıştır. Bu tavrı aktif haldeki Pallas’ın tam tersi özellikler gösteriyor. LuxuriaVenus’u elinde aşkın meşalelerini tutan bir küpid figürü tarafından yönlendiriliyor. Venüs ayrıca giyimli iki kadın tarafından takip ediliyor. Açıkçası bir kovalamacada koşuyorlar. Onları kesin olarak tanımlayacak atribülere sahip değiller. Ancak yine de elindeki yay ile birinin Diana’yı diğerinin ise elinde sönmüş meşalesi ile yasaklanmış cinsel ilişkilerde bulunmamayı simgeleyen bir figür olarak Pallas’a yardım ettikleri düşünülüyor. En sağdaki açık duvarın üzerinde ise “ Ve sen tanrı, zor olanı başarmam için bana yardım eder, erdemlerin anası” mesajı bulunan bir yazıt uçuşuyor.

Mantegna’nın resminin siparişini veren İsabella,Modena dükünün kızı olarak dünyaya gelmiştir. Çağdaşı birçok kadınla karşılaştırıldığında iyi bir eğitimi almıştır. Büyük olasılıkla ileride yaptığı evlilikle babasının güçler dengesindeki yerini kuvvetlendirecek bir evlilik için özel olarak yetiştirilmiştir ve genç yaşta başka bir soylu ile Mantua Markisi ile evlenerek Mantua Markizi olmuş Rönesans’ın sanat alanında siparişler veren, koleksiyonlar oluşturan önde gelen soylu kadınları arasında yer almıştır.İsabella döneminin toplum içindeki rolü ile kıyaslandığında kocasının yerine ülkeyi yöneten, hem iç hem dış politik ilişkileri yönlendiren ilginç bir Rönesans kadın figürüdür. Bu yönüyle de Bizans’ın ünlü Thedorasını andırmaktadır.

Rönesans’ta İtalya şehir devletlerindeendüstriyel kapitalizm öncesi bir süreç yaşanıyordu.  Bu süreçte Ortaçağ Hıristiyanlık düşüncesi ortaya çıkan elit kesimin etkisiyle değişime uğruyordu. Özellikle haçlı seferleri ve Endülüs Devleti’nin etkisiyle Roma- Yunan yazımının eserlerinin çevirilerini irdeleyen bir düşün gelişmeye başladı. Bu düşünü birçok tarihçi Rönesans hümanizması olarak tanımladı. Bu düşünce sisteminin etkisiyle Yunan-Roma mitolojisi de ortaçağ düşüncesi ile yeni bir sentez oluşturarak sanata konu olarak girdi. Zenginlik beraberinde yeni bir saray yaşantısı ortaya çıkardı. Saray her daim yüce ve gücün gösterisinin yeri olmuştu. Bu dönemde de değişmedi aslında bu tarz. Ama Ortaçağ derebeyinin şatosu Kilise’nin ihtişamının gölgesindeydi. Rönesans ile birlikte burjuvazinin nüvesini oluşturan yeni İtalyan şehir devletlerinin soylu sınıfı için sanat bir prestij gösterisi olarak önem kazandı. Örneğin İsabella sarayında birçok sanatçı, düşünür ve şairi bulunduruyordu. İncelediğimiz Pallas resminde Alberti’nin Historia’sından düşünceler kullanılmış, resmin içeriğine ilişkin İsabella’nın önde gelen danışmanı Pari de Ceresera’nın İbranice, Yunanca ve Latince bilgisinden yararlanılmıştır. Ortaçağ’da düşünün ve sanatın yeşerdiği,  geliştiği yerin kilise olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu eksenin saraylara doğru kaydığı gözlenebilir. Ayrıca yeni düşünce biçimi ortaçağın isimsiz sanatçısına bir isim vermiştir ancak sanatçının özgürlüğünün sınırları esnetilse de yine gücün hizmetinde kalmıştır.

Ortaçağ düşüncesinde kadının algılanması kutsal kitaplarda geçen “Adem ve Havva” hikayesinde Havva’nın rolü ile belirlenmiştir. Havva Adem’i cennetin yasak elmasını yemeye iknaederek ilk günaha daveti çıkarmıştır. Daha sonra iseşehvetin, zinanın nedeni olarak kadın görülmüştür. Zina içinde bulunan kadın cezalandırılmış, zina ürünü çocuk ise öldürülmüştür. Verilen cezaların ağırlığına rağmen yoksullukla birlikte bu tür suçlar ortaçağda istisna olarak kalmamıştır. Dönemin ideal kadını kendini bakire Meryem’de bulan cinsel aşktan uzak, iffetli kadındır. Rönesans ile birlikte bu sorunlara çözümler getirilmeye çalışılmıştır, örneğin tasarımını Brunelleschi’nin yaptığı Floransa Öksüzler Yurdu bu günah tohumu çocukları ehlileştirmek, toplum hayatına kazandırmak için bir adım olmuştur.

Mantegna,bu resimde Athena’nın şahsında İsabella De Este’yi alegorik olarak anlatmaktadır.İsabella Athena olarak dönemin kötülükleri ile mücadele etmektedir. Kötülükler ve erdemler sınıflandırması ortaçağ kilise düşüncesinin bir ürünüdür. Mitolojik öğeler ile Hıristiyanlık öğeleri bu resimde biraraya getirilmiştir. Bu yapıtta figürlerin çoğu kadınlardır ama bu kadınlar tek tip değildir, kötülüklerin birçoğu alt sınıflardan kadınlardır. Bunun yanında erdemler de kadın figürleridir. Erdemlerin yardımcısı da bir kadın olan Athena’dır.  Bu, dikkat çekicidir çünkü kadının algılanmasında üst sınıftan bir kadın olan İsabella’yı Athena gibi eril özellikleri olan bir tanrıça ile özdeşleştirilerek ideal kadın dünyevi aşktan uzak bir tip olarak sunulmaktadır. Luxuria’nın resimdeki kötülükler grubu içindeki varlığı da dünyevi aşkı aşağılarken Athena’nın iffetli kadın rolünü pekiştirme işlevi görüyor.  Ortaçağın alt sınıf mensubu kadınise kötülüğün kaynağı olarak görülmektedir ki kötülükler dönemin birçok resminde karşımıza çıkan alt sınıflardan kadın figürleridir. Yoksulluğun bugün olduğu gibi o günlerde de suçun kaynağı olarak görüldüğünü anlatıyor Mantegna’nın resmi.

Ahlaksızlığın, evlilik dışı ilişkinin kaynağı olarak görülen kadını cinsel ilişkiden uzak duran ahlaklı erdemli kadının temsilcisi İsabella’nınehlîleştirmesi amacıyla yapılmamış bu resim aslında. Çünkü bu resim İsabella’nın en fazla misafirlerinin görebileceği özel dairesi için yapılmış. O zaman buradan resmin İsabella’nın toplum içindeki rolünü öven bir kişisel propaganda aracı olarak kullanılmış olabileceği sonucu ortaya çıkıyor ki bunu İsabella sadece sanatı değil birçok farklı yöntemi kullanarak uygulamıştır. Devletinde Vatikan ve dönemin Fransa gibi diğer güçlü ülkeleriyle aktif siyasetin yürütücüsü İsabella’nın kendisi olmuştur.

Resimden yola çıkılarak Rönesans dönemi kadın imgesinin değişime uğradığını ama henüz Ortaçağ düşüncesinden ayrılmadığını görebiliriz. Ayrıca dönemin ideal kadın tipi cinsellikten uzak, ölçülü, adaletli olma gibi erdemlere sahiptir. Bu tip, Athena gibi ilkçağın yarı eril bir karakterinden Meryem figürüne evrilmiş, Rönesans’ta Antikite düşüncesinin canlanışı ile birlikte içeriği Hıristiyanlığın erdemlerine sahip Athenası olarak değişerek tekrar gündeme gelmiştir.

Kaynaklar:

‍*Lauren George, DicksonCollege 2009,The PublicPerception of Isabellad’Este

*San Juan, Rose M. 1991, The Court Lady’s Dilemma: Isabellad’Esteand Art Collecting in theRenaissance

*Paola Tinagli,1997, Manchester UniversityPress,Women in ItalianRenaissance Art- Gender, Representation, Identity

*Merry E Wiesn, WomenandGender in Early Modern Europe (New ApproachestoEuropeanHistory)

*SuzanneBoorsch … [et al.,contributors] ; editedbyJaneMartineau, New York : MetropolitanMuseum of Art, 1992,Andrea Mantegna 

 

Seher Düzgün

 

 

 

Steve Jobs’la Benim Aramdaki Farklar*

Steve Jobs mükemmel bir devrimciydi. Ben o kadar değilim.

Steve Jobs noktaları geriye doğru birleştirdiğinde bir başarı hikâyesine sahip olmuştu, ben geriye dönüp baktığımda orada hiçbir şey göremedim. Göz doktoru duvardaki harfleri okumamı söylediğinde ben ona duvarın nerede olduğunu sordum.  Ben göz doktoruna duvarın nerede olduğunu sordum; çünkü Steve Jobs, üniversitelerin mezuniyet törenlerinde dünyayı değiştirmekten bahsediyordu. Ne zaman Steve Jobs genç mezunlara çocukluğundan bahsetse, o sırada Çinli çocuklar havasız atölyelerde Apple yongaları üretiyor olurdu. Çinli çocuklar havasız atölyelerde Apple yongaları üretiyordu, çünkü Steve Jobs’un daha çok para kazanması gerekiyordu. Steve Jobs iyi bir vejetaryen olduğu için sebzeyle beslenirdi ama çekik gözlü çocukların neyle beslendiği onu ilgilendirmiyordu.

Steve Jobs başkalarının gürültülerine kulak vermemeyi tavsiye ederdi. Ben çişim geldiğinde gürültü yapmazsam altıma işemek zorunda kalırdım. Steve Jobs et yemezken, ben hiçbir şey yemiyordum. Ben şekerli suyla besleniyordum; çünkü dünyayı değiştirmek istiyorsanız ve eğer çekik gözlü çocukları havasız atölyelerde çalıştırma gücüne sahip değilseniz, havasız hücrelere hapsediliyordunuz. Çekik gözlü çocukları havasız atölyelere kapatacak gücüm olsaydı bunu yapmazdım, çünkü kalbime ve sezgilerime kulak verdiğimde kalbim bana ahlaksızlık yapmamamı söylerdi.

Steve Jobs dünyayı değiştirmişti ama ben bunu başaramadım. Anola Gay ve George Bush da dünyayı değiştirmişlerdi. Adolf Hitler bu konuda çok başarılıydı ama Bill Gates de fena sayılmazdı. Ben içerden çıktığım zaman, gördüğüm dünyayı tanıyamadım. Hayır, gördüğüm dünyayı tanıdım ama insanlar artık birbirine dokunamıyordu. İnsanlar artık birbirine dokunamıyordu çünkü Mark Zuckerberg’in daha çok para kazanması gerekiyordu. Mark Zuckerberg’in daha çok para kazanması gerekiyordu çünkü Steve Jobs’la yarışmak gerçekten kolay bir şey değildi.

Steve Jobs dünyanın en zengin 136. insanıyken aylık maaşı 1 dolardı ama ben onun 450 katı maaşla çalışırken bile mahallenin en zengin 136. insanı olamadım. Çünkü Steve Jobs mükemmel bir pazarlamacıydı, ben o kadar değilim.

Steve Jobs çok mütevazı bi insandı. Ben o kadar değilim. Steve Jobs sürekli siyah kazak ve kot pantolon giyerdi. Benim hiç imaj danışmanım olmadı. Steve Jobs sakal bıraktığı zaman: “ne rahat adam” diyorlardı. Ben sakal bıraktığım zaman jandarma eri boğazımı sıkıp “sen kesmezsen biz keseriz” dedi. Jandarma eri sakalımı keserken kafam dazlaktı ve gardiyanlar kafama vuruyordu. Gardiyanlar kafama vururken annem görse; “şimdi yani afedersiniz ama o kafasına vurduğunuz benim oğlum” derdi. Steve Jobs gardiyanların kafama vurduğunu görse şefkatle gülümser ve onlara birer iphone satmaya çalışırdı.

Steve Jobs çok iyi bir girişimciydi. Ben o kadar değilim. Steve Jobs üniversiteyi bıraktıktan sonra Atari’de çalışmaya başlamıştı. Ben Atari’de hiç çalışmadım. Steve Jobs bilgisayardan anlamazdı ama arkadaşı Steve Wozniak anlardı. Steve Jobs ilk işinde Wozniak’ı 2.500 dolar dolandırdı. Ben bilgisayardan Steve Jobs kadar anlıyorum ama hiçbir arkadaşımı dolandırmayı başaramadım.

Steve Jobs gençliğinde psikedelik uyarıcılar kullandığı için takdir edildi, ben kullansaydım mahkûm edilecektim. Steve Jobs başı tıraşlı gezdiği günleri gururla anlatırdı, ben kafamı kazıttığımda polis ne zaman gördüyse mutlaka üstümü aradı. Şanslı olsaydım annem beni yakışıklı doğururdu. Ama ben şanslı sayılmam. Steve Jobs öldüğünde herkesin Facebook profilinde onun fotoğrafı vardı. Zaten ben yaşarken kendi profilimde bile benim fotoğrafım olmadı.

Steve Jobs çok dürüst bir adamdı. Ben o kadar değilim. Steve Jobs hiç korsan yazılım kullanmadı. Steve Jobs’un hak ederek kazandığı 50 milyar doları vardı. Ben 3 Dolarlık Mac OSX alabilmek için korsancıyla pazarlık yaptım. Steve Jobs bir gecede 200 milyon dolar kaybetmenin kendisini özgürleştirdiğini söyledi, ben hayatımda bir kere, 10 bin doları bankada sayılırken gördüm. Haşyetten neredeyse bayılacaktım.

Steve Jobs hayata çok bağlı bir adamdı. Ben o kadar değilim. Steve Jobs’un dünyasında ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdı. Benim dünyamda her beş saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.

İşte bu yüzden…

Steve Jobs, öldüğünde ben hiç üzülmedim.

Çinli çocuklar da üzülmedi…

 

*feat: Ah Muhsin Ünlü Resulullahla Benim Aramdaki Farklar

 

Erdinç Yücel – Yeni Harman Kasım 2011 sayısında yayımlanmıştır.


METROPOLÜN AŞIKLARI

aşık the bando
Fotoğraf: Gülden Kunter

 

 

 

 

 

 

 

 

AŞIK elektro-akustik saykodelik pank-caz bandosu, müzik endüstrisinin harikulade çöküşüyle birlikte, müzik alanındaki kaosu yüreklendirmek amacıyla  2008 Nisan’ında Kınalıada’ daki stüdyosunda çalmaya başladı. Adanın görsel/duysal anlamda temizliği ve ruhsal yalnızlığı, “Aşık”ın müziğine etki etti. Köyün delisi/aşığı nasıl bakarsa köyüne, “Aşık” da İstanbul köyüne öyle baktı ve metropolün yeni türkülerini yaktı.”

Aşık Draje için AŞIK’la söyleşirken grupla yapılan son söyleşiye imzamızı atıyor olduğumuzdan da haberimiz yoktu elbette. Kadıköy’de bir yaz akşamı sıcaklığında geçen söyleşi sırasında biz sorduk; Burak Beyrek, Cem Kurt, Elif Gökbulut, Ozan Akgöz ve Ömer Erciyes yanıtladı… METROPOLÜN AŞIKLARI yazısına devam et

ACILARIN DRAJESİ

Minik pembe kalpler… Beyaz atlı prensler… Dünya güzeli prensesler… Evlenmişler ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar… Âşk hakkında her şey söylenmiş olmalı ama aklımıza sokup durdukları o pembe jelibon kıvamındaki kokmaz bulaşmaz mutluluk tekerlemelerini tekrar tekrar okumak istiyor insan yine de…

Âşık Draje bi sürü minik pembe kalpcikle karşınızda. Yüzümüzü ışığa çevirmiş güzel gelecek masalları okuyoruz size… Gözümüz kamaşıyor ve kör oluyoruz. Arkamızda bize nanik çeken gölgeler filan olduğunu da kimse söyleyemez. Çünkü bütün gölgeler dermansız kalmış artık. Kafası dumanlı gölgeler… Hep bir ağızdan konuşuyorlar ve ne dediklerini anlamamız mümkün olmuyor.

Karanlık bir tünelde üstünüze üstünüze gelen bir yük treni varsa gözleriniz kamaşabilir. Ve siz bütün gücünüzle, kulağınızda patlayan bütün o seslerin yüreğinizden kopup geldiğine inanmak istiyorsanız sizi kimse durduramaz. Ayaklarınız yerden kesildiğinde, yer çekimi yasası gereği yere çakılacağınızı söyleyenler çıkacaktır ve siz aldırmayacaksınız elbette.

Ve burnumuz ne kadar çok sürtülmüşse o kadar iyi biliriz ki; âşk
insanlık tarihinde görülmüş en büyük mucizedir. Dünyanın en güzel, en yakışıklı, en akıllı, en komik, en duyarlı… En… En… En olağanüstü yaratığının gözlerinizin önünde çürüyüp kokuşan tek hücreli bir organizmaya dönüşmesine tanık olduğunuz bir mucize. Ya da karnınızdaki o tatlı gıdıklanmanın mide bulantısı olarak geri dönüşümü…

Aynı hikaye milyarlarca kişi için milyarlarca kez tekrarlanmış olabilir.

Bütün hikayeler çok tanıdık… Yine de karamsar olmaya gerek yok. Âşk iyidir. İnsanı yeniler ve bambaşka bir şey haline dönüştürür. Heyecan verir. Falan filan… Nitekim âşk karışık iştir. Bir tür vecd hali… Tutkunun ete kemiğe bürünmesi… Doktorların obsesyon dediği bir akıl tutulması… Ve bazen en küçük iç kıpırtısında bile bulduğumuzu sandığımız hazine… Postacılar telefon faturası ya da kredi kartı ekstresi için de iki kez çalabilir kapınızı… Hazım güçlüğüyle kalp krizinin birbirine karıştırılması gibi… Belki bir tür hastalık hastalığı…

Âşık Draje şevkle, şefkatle, sevgiyle, neşeyle, huzurla, acıyla, melankoliyle, öfkeyle, kaygıyla, kıskançlıkla, kavuşma ve ayrılıklarla, adrenalinle, dopaminle, oksitosinle… Dolu dolu… Sarmaş dolaş karşınızda… İster sevişe sevişe, ister  övüşe sövüşe okuyun.

Varsın gasteler yazmasınlar bu şehrin âşklarını… Âşık Draje için hazırlıklara girişmişken güzel bir muhabbetle efkârımızı dağıtan Ömer, Burak, Cem, Elif ve Ozan’a teşekkürler… Âşık Draje’nin erken doğumundaki katkısından dolayı Alper’i de ihmal etmemek lazım… Amerika’da bin bir güçlükle boğuşurken bizi unutmayan Utku’yu da tabii… Belki de Emre Alettin Keskin en doğrusunu söylemişti… Âşk ölmez. Eskidikçe değeri artacak…

Âşık Draje’yi en derininizde kamp kurmuş olan maşuğa ithaf etmek istiyoruz. Oyuncu Draje’de görüşmek üzere…

 

Erdinç Yücel – Genel Yayın Yönetmeni 

Eylül 2009 Âşık Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Birkan Can Evirgen

Tasarım: Songül Yücel

 

HEYBELİ’DE HUZUR’A İLK ADIM: DENİZATI KAFE

denizatıYazlık Draje için hazırlıklara girişmişken de bir soluk almak isteyebiliyor insan. Yaz denince insanın aklına Akdeniz ya da Ege geliyor nedense? Karadeniz ya da Marmara da denizden sayılmazmış gibi… İstanbul’da, İstanbul’da değilmişsiniz gibi hissedebileceğiniz ender yerlerden biri de Heybeliada. Halki de diyebilirsiniz, eski adı buymuş ne de olsa…

 

Birazcık soluklanıp neşemizi bulmak için Heybeliada’dayız. Kabataş’tan bindiğimiz vapur önce Kadıköy’e uğruyor ve oradan ver elini başka bir İstanbul… Ilık bir rüzgar, birbirine bakan dört tepe, faytonlar, bisikletler,
bazıları insanın ağzını açık bırakan ahşap evler, temiz bir plaj, pikniğinizi yapabileceğiniz bir koruluk… Dost canlısı kediler ve martıları da unutmamak gerek… Nerden başlasak diye düşünmeniz gerekir belki…

Vapurdan iner inmez, yanyana dizilmiş kafe ve çay bahçeleri karşınızda bitiveriyor. İlk bakışta hepsi birbirinin aynı gibi. Şuna mı otursak yoksa şuna mı diye çok düşünmüyorsunuz… Vapur iskelesinin en yakınındaki kafeye yöneliyoruz. Denizatı…

Açık havada güzel bir kahvaltı iyi gidiyor doğrusu ama Garson Cemal abiyle biraz muhabbet edince Yazlık Draje’de Denizatı’nı konuk etsek mi acaba demeye başlıyoruz içimizden. Cemal abi Edirneli, 18 yıldır Denizatı’nda garsonluk yapıyor. Servisi aksatmadan bizimle muhabbet ederken bizi Denizatı’na bağlıyor adeta… Sonra da Tamer abiyle tanışıyoruz. Burda patron o… Cemal Bey ya da Tamer Bey filan demek gelmiyor içimizden, hemen abi oluyorlar bizim için…

Tamer abi Heybeliada’da soluduğumuz havayı doğrudan yansıtan bir insan. Adada gezinirken kediler, köpekler ve martıların sizden korkmadığını
farkediyorsunuz. Ilıman ve sakin bir havası var buranın. “İstanbul gibi değil hiç” diyoruz birlikte gezdiğimiz arkadaşla birbirimize. Kimse bisikletinin çalınmasından endişe etmiyor mesela… Kaldırım kenarlarında kilitsiz ve başıboş duruyor bisikletler… Kedi ve köpekler için yiyecek ve su kapları var neredeyse her sokakta. Çiçekler yolunmuyor… Ahşap evlerin önünde fotoğraf çektirdiğinizde kimse “napıyosun birader” demiyor. Heybeliada deyince aklınıza gelen ilk kelime belki de huzur olsa gerek… Denizatı da İstanbul’un kargaşasından Heybeli’nin huzuruna geçişte şahane bir geçiş noktası…

Denizatı Kafe Heybeliada’nın hâlâ ayakta olan en eski işletmelerinden biri… 1974’te Tamer abinin babası Yılmaz Çıdam tarafından kurulduktan sonra uzunca bir süre Gazino diye anılmış. Yılmaz Çıdam’ın genç yaşta vefatından sonraysa burayı bir süre Önder Çıdam ve kardeşi Tamer abi işletmeye başlamış. Ne yazık ki Önder Çıdam’ın da genç yaştaki acı kaybından sonra, Tamer abi ve Önder Çıdam’ın eşi Mürvet Hanım işletmeye devam ediyor.

Muhabbet keyifli ve çay güzel olunca ada gezmesi biraz gecikmeli başlıyor. Açık büfe kahvaltıyla karnımızı tıka basa doyurmuş olduğumuz için bu gecikme işe de yarıyor. Yokuşlar ve merdivenlerle dolu sokaklarda gezinirken bir parça enerji depolamış olmakta fayda var çünkü. Diğer masalarda kahvaltısını bitirmiş çay keyfi yapanlara ya da nargilesini tüttürenlere bakıyorum biraz kaçamak bakışlarla… Kimseyi rahatsız etmemek gerek. Denizatı’nın garsonları muhabbete gelenle kafasını dinlemek isteyenleri iyi ayırt ediyor olmalı diye düşünüyorum. Herkes birden hoşnut görünüyor…

Ada gezintisine çıkarken yine geleceğimizi söylüyoruz ve geliyoruz da… Keyifli bir turdan sonra içilen çayın tadı başka oluyor. Güzel bir tost yanında… Ama tost ve çaydan başka bir şeyin bizi tekrar buraya çektiğinin farkındayız. Vapura binip Heybeli’den uzaklaşmadan önce denize karşı sigaramızı tüttürürken bunu düşünüyorum… Heybeliada’nın huzurlu iklimine açılan bir kapı burası. Güzel bir karşılama ve keyifli bir veda… Buraya geri döneceğimizden eminiz nasıl olsa…

 

Erdinç Yücel

Ağustos 2009 Yazlık Draje sayısını okumak için tıklayınız.

BRONZLAŞTIRICI DRAJE

Orijinal: Gustav Klimt – Mother and Child

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış… Peşpeşe sıralandığı zaman, insanın aklına ilkokulda sınıfın en görünür yerine asılan mevsimler tabelası geliyor… Çağrışımlar… Yaz sıcaktır, kış soğuktur filan… Ama bir de tek tek düşünmek var…

Yaz sıcaktır. Bazen çok sıcak… Oysa yaz denildiği zaman aklımıza gelen ilk şeyler de terden sırılsıklam olmak ve leş gibi ter kokmak olmuyor nedense… Ya da sivrisinek vızıltısı… Oturmuş Yazlık Draje için ulusa seslenirken, başınızın üstünde vızıldayıp duran sivrisineğe aldırmadan dalgaların sesini dinliyor olmanız…

Cümleler birbirine bağlanabilir gibi gelmiyorsa küçük bir tatile ihtiyacınız var demektir. Başınızın üstünde vızıldayıp duran sivrisinek, gerçeklikle ilişkinizi diri tutan bir kurtarıcı olsa gerek. Kumsalda değilsin. Şehirden bir yere ayrılmış değilsin. Daha kötüsü de var…

İşmiş okulmuş… Dünyevi dertlerle ilişkiniz pek yoksa hangi tatilden söz edebilirisiniz ki? Ama yaz, tatil demektir. Tatilse bi nevi turist olmak… Şimdi herkes başka bir yerde. Herkes başka bir yerden sesleniyor. Bazı drajeler tatil için Fransa’ya gidiyor, bazıları tatil için İsveç’ten geliyor. Garip olan ne peki? Sıcaktan bunalmış bir halde sivrisinek vızıltılarıyla boğuşurken kafanızın içinde dalgaların oynaşması olabilir mi? Ya da evinizde oturmuş bilgisayarınızın başındasınız ya…

Evet bilgisayarınızın başında Yazlık Draje’yi okumak kesinlikle kötü bir fikir değildir. Bakılası ve okunası bir dergi çıkarıyor olmaktan mutluyuz elbette; genciz, eğlenceliyiz, sıcağız, güzeliz filan ama elinizde sallayıp serinleyebileceğiniz bir dergi olmayı da istemekteyiz hani… Şöyle kumsala yayılıp sayfalarını çevirebileceğiniz bir dergi olsak fena mı olurdu? Niye fena olsun ki…

Yaz böyle bir şey işte. Ölü derilerinizden kurtulup cilalı, mis gibi, yepyeni bir deriye sahip olmak… Yıpranmış hayallerinizden soyunup, taptaze hayallere yelken açmak… Zihninizin motorunu soğutup daha işler hale getirmek… Elektriğinizi boşaltıp deşarj olmak… Enerji toplamak… Mis gibi oh…

Yazlık Draje, bir parça hafiflemiş olarak tarayıcınıza düşerken bir yandan da yenilenip enerji toplamaya çalıştı. Tatilde de okurlarını yalnız bırakmayan tüm drajelere teşekkürler… Keyifli sohbetiyle sayfalarımıza konuk olan İlker Ayrık’a, Heybeliada’da kahvaltı keyfimizi muhabbetiyle artıran Tamer Abi’ye ve Yazlık Draje’de aramıza katılan Fatoş ve Yılmaz’a teşekkürler… Orasında burasında pireler hoplatarak bize nanik çeken ve Drajesiz bir ay geçiren tüm yazar çizerlerimizeyse helal olsun… Can, Mark Town, Engin, Pınar, Alican, Cem Vurnal, Utku, Alettin, Tayfun, Ece Naz, Alpay, Hande ve diğer yaz kaçaklarını kınamayı bir borç bilirim…

Yazlık Draje için ulusa seslenirken aklımı karıştırmaya çalışan sivrisineğe inat, beni markiz yoluna götüren Bandista’ya da teşekkür etmem gerek sanırım. Bu yazı yazılırken Bandista’dan “Her Şeyin Şarkısı” çalmaktaydı…

Gelecek ay Aşık Draje’de el ele göz göze olacağız… Ölü deriler ve yorgun hayallerden kurtulmak üzere…

 

Ağustos 2009 Yazlık Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Erdinç Yücel

Tasarım: Songül Yücel

PİDEBAN: SARIYER’DE BİR ZAMAN TÜNELİ

Kadıköy, Bakırköy ya da Kartal’dan öğlen yemeği için Sarıyer’e gidilir mi? Gidilirse niçin gidilir? Üstelik hiçbir reklam ve tanıtım faaliyeti yürütmeyen bir mekan söz konusu ise karşınızda çözülmeyi bekleyen bir muamma olduğunu düşünmekten kendinizi alamazsınız… Antika Draje olarak, bu muammayı çözüp okurlarımızla paylaşmak için Sarıyer Çayırbaşı’nda bulunan Pideban’daydık.

 

İçeriye adım attığınızda kendinizi başka bir dünyaya ışınlanmış gibi hissettiğiniz mekanlardan biri Pideban. Ortalama bir antikacıda görebileceğiniz eşyalardan daha fazlası ve asla sululuğa düşmeyen, canayakın bir muhabbet 1977’den beri hizmet veren bu pideciye ruh katıyor. Bir peynirli, bir de kıymalı pide yiyip çıkıp gittiğiniz pidecilerden değil burası. Mekan sahibi Yusuf Bey konuştukça Pideban’a tekrar tekrar gitmekten kendinizi alamayacağınızdan emin oluyorsunuz.

Eskiden Karadeniz’de insanlar kendi aldıkları malzemeleri fırınlara vererek pide yaptırır, evlerinde sabah kahvaltısında yerlermiş. Giresun Görele’li Yusuf Bey ve ailesi işte bu kültürün içinden gelmiş. Yaklaşık 60 yıldır İstanbul’da yaşayan bir aile olarak fabrikasyon hiçbir ürün kullanmamaları da bu kültürden kaynaklanıyor olsa gerek. Fabrikasyon yağ bile kullanmıyorlar. Her şey natürel. Malzemelerin çoğunluğu kamyonlarla Karadeniz’den geliyor. Çankırı’dan getirttikleri un ve Bursa Orhangazi’den gettirttikleri ev turşusunu saymazsak tabii… Aslında pidenin yanında turşu görmeye de alışık değilizdir ama Pide Ban’da denemişler ve olmuş doğrusu…

Müzik olarak mekanda türk sanat müziği çalıyorlar. En çok yenen pide karışık ve kıymalı pideler. Kokuyu dert etmeyenlere de pastırmalı pide tavsiye ediyorlar. Ustalar genelde Karadenizli. Çalışan Muş’lu da var ama çıraklıktan girmiş. İşletme sahibi bu işten çok iyi anlıyor, iş yoğun olduğu zaman Yusuf bey hamur açmaya mutfağa geçiyor mesela. 40 kişi personelleri var. Sarıyer dışında yaşayanlara kötü bir haber: Sarıyer dışında şubeleri bulunmamakta…

Pideban’ın ilk dükkanı çayırbaşında, benzinliğin arkasında… Diğer iki şube daha modern ama Pideban’ı Pideban yapan her şey fazlasıyla Çayırbaşında mevcut… Özellikle Pazar günleri çok kalabalık oluyor. Yazın okullar kapandıktan sonra pek iş olmuyor. Aynı anda 3-5 ünlüyle karşılaşmanızın mümkün olduğu bir mekan olduğunu da belitelim. Bunun başta gelen sebeplerinden biri de işletmenin rahatlığı ve sıcaklığı… Mesela müşteriler arıyormuş Antalya’dan, “senin pide gibi değil burdakiler” diye… Bodrumdan Korkmaz abi, arka masada pidebandan bahsettikleri için arıyor Yusuf beyi. O kadar sıcak bir aile ortamı var ki, ünlü birisini kasa başında görmek mümkün olabiliyor. Şayet bir gün draje ekibinden birisini kasada veya sipariş alırken görürseniz şaşırmayınız… Antika meraklarının kökeni ise bundan 30-40 sene önce kurulan bitpazarı. Aslında ilk eski radyolarını memleketten getirirler. Dedelerinin eski radyosunu getirdikten sonra, o dönem televizyonun da etkisiyle radyolara ilgi azalır. İnsanlar eski radyolarını buraya getirmeye başlarlar. Bu dönemin ardından hesap makineleri ve telefonlar gelmeye başlar. Birçok çeşit antikaları var, eskiden tavandan kömürlü ütüler sarkarmış fakat şimdi onları daha güvenli bir yere taşımışlar.

Şu anda tavanda birçok takımın orijinal imzalı formaları var. Hepsi de mekâna pide yemeğe ve ziyarete gelen takım mensuplarından hatıra. Zaten mekân sahibi Yusuf Bey ziyarete gelen ünlülerin fotoğraflarını çekmeye karşı, insanların rahatsız olacağını düşünüyor. Fakat gelen kişilerin hatıra adına bir iki şey yazmalarını istermiş. En ilginç ziyaretçilerinden biri uzayda en uzun süre kalan Rus Kozmonotmuş. İstanbul’un ilk pidecilerinden biri olan Pideban’a uzaydan bile müşteri geldiğini söylesek yalan söylemiş olmayacağız kısacası… Antikaların yüzde otuzu müşterilerden gelmiş. Satsana diyenler var, dizi ve filmlerden antika radyoları ödünç isteyenler de çıkıyormuş… Pide Ban’ın en ilginç antikalarından biri de Belçika yapımı bir kömür sobası. Müzayededen alınan bu soba getirildiğinde içinden birtakım kâğıtlar ve bir kibrit kutusu çıkmış. Bunların üstünü okuduklarında 1946 tarihli olduklarını görmüşler. Yani bu sobaya 50 seneden uzun bir süre boyunca bu kâğıtlar ve kibrit kutusu arkadaşlık etmiş. Ve eğer iyi bir şirin olursanız Yusuf Bey’in antika arabalarını görebileceğinizi de belirtmeden geçemeyeceğiz…

PİDEBAN: Bahçeköy Caddesi No: 1
Çayırbaşı – Sarıyer / İSTANBUL
Tel: 0212 242 19 46

 

Söyleşi: Erdinç Yücel – İlknur Seda Bendeş

Antika Draje’yi Okumak İçin Tıklayınız

MUHTEŞEM OKULUN MÜTEVAZI HOCASI: ALİ VAHİT TURHAN

Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi, Tarabya kampüsündeyiz. Bu hafta, bütün yoğunluğuna rağmen kendisiyle söyleşi isteğimizi kabul eden Prof. Dr. Ali Vahit Turhan’la beraberiz.

 

Draje: Antika mısınız yoksa hala genç bir delikanlı mı?

Ali Vahit Turhan: Delikanlı ruhu taşımak istiyorum.

 

Draje: Koleksiyon yapar mısınız? En sevdiğiniz antika eşya nedir?

Ali Vahit Turhan: Evet yapıyorum, baykuş bibloları koleksiyonu yapıyorum. Birkaç yüz tane baykuşum var. Antika eşya olarak da çok eski bir
sobam var. Salamandra deniyor onlara, kömür sobasıdır. Kömür kullanmadığımız için artık süs diye duruyor. 19. asırdan kalmadır, Rus malıdır dedemden kalma…

 

Draje:Akademide yer alan ya da belli bir yaşın üstünde olan insanlar genellikle çatık kaşlı ve asık suratlı olurlar” gibi bir tespitte bulunsak buna katılır mısınız?

Ali Vahit Turhan: Kendimde katılmıyorum. Başkaları söz konusu olduğunda değişebilir bu durum tabi.

 

Draje: Ali Vahit Turhan bu kategoriye girmemek için bir çaba içinde midir?

Ali Vahit Turhan: Çabam yok, çabam olsa kaşlarım çatık olurdu.

 

Draje: Kuşak çatışması diye bir şeye inanır mısınız? Nesiller arası farkı yaratan şey nedir?

Ali Vahit Turhan: Benim öğrencilerim arasında bir nesil farkı görmüyorum. 20 sene önceki öğrencimle şimdiki öğrencim aynıydı. Fakat daha eskiye… Bizim döneme bakacak olursam, o zamanın öğrenci değerleri daha değişikti tabi. Ama temelde hepimiz öğrenci olarak hayata hazırlanmak istiyoruz. Derslere dönük beklenti ve çalışmalarımız var. Öğrenci milleti her yerde bir. Biz de öğrenci olduk.

 

Draje: Peki hocalar değişiyor mu o zamandan bu zamana?

Ali Vahit Turhan: Belki şimdiki öğrenci hoca ilişki daha rahat bir ilişki. 40 sene önceki ilişkiler daha uzaktı, şimdi daha yakın. Bu belki de bizim bölümümüz yapısına has bir özellik. Kampus havasının dışında daha ailevi bir yapı var burada. Biz öğrencileri en azından ismen de olsa tanıyoruz. Bir de bu Tarabya’nın güzel ortamının verdiği bir rahatlık var. Öğrencinin hocadan beklentisi ve hocanın öğrencisinden beklentisi dışında Tarabya’da daha rahat bir ortam var. Ben Fransız okulunda okumuştum. Onlar papazdı aynı zamanda. Tam 50 sene oluyor, 50 sene önce öyle papazlar vardı ama tabi artık yok. Fransız okullarında eskiden Galatasaray’ın dışında frère okulları dedikleri, ders veren hocalar papazdılar. Bizim zamanımızda cübbe giymezlerdi papazlar ama çoğu sakallıydı. 90 yaşında hocalarımız vardı ama hâlâ akılları başındaydı.

 

Draje: Eski Türk filmlerinde Haydarpaşa garından bile çok yer bulan Tarabya Otelinin yanıbaşında, birinci derecede tarihi eser vasfı taşıyan bir okulda bölüm başkanısınız. Sizce öğrencileriniz Tarabien bir ruh taşımakta mı? Öğrencilerinizin okulla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Vahit Turhan: Evet, 20 seneden beri Tarabya’dayız biz. Biliyorsunuz bu sene 18. mezunlarımızı verdik, İnşallah gelecek sene de 19. mezunlarımızı vereceğiz ve sonrasında buradan ayrılma projelerimiz var. Ama tabi bizim hala ümidimiz hatıralarla dolu bu mekânda “ne kadar çok kalabilirsek” yönünde. Ne kadar geç ayrılırsak o kadar mutlu hissedeceğiz kendimizi. Ama İlknur sen 3. sınıfsın artık buradan mezun olacaksın, sen ona bak işte önemli olan o! (Gülüyor)

 

Draje: Hiç 7 sene geçirmediğiniz bir öğrenciniz oldu mu?

Ali Vahit Turhan: Çok! Hep öyle derim, yedi sene kalan var ama benim dersimden geçmeyen yok tabi.

 

Draje: Top oynayarak okulun malına zarar veren öğrencilerinize buradan nasıl bir mesaj vermek istersiniz? 7 sene geçirmemek sizce yeterli bir yaptırım mıdır?

Ali Vahit Turhan: Camdır o tabi kırılacak, mühim olan daha az kırmak. Az cam kırarsanız daha memnun oluruz, sorun değil onlar. Bir öğrenci sınavlardan 7 sene geçemediyse sınavlara girmemiştir, öğrenci yedi sene kalmaz, illa ki geçer. Ama tabi birtakım nedenlerle üniversite dönemini yarıda bırakan arkadaşlar var. O yedi sene olayı bir mitoloji galiba, zaten yedi sene çakacak olan öğrenciyi baştan buraya almazdık, o bir söylence.

 

Draje: Antika sanatçılardan hangilerini dinlemeyi sever Ali Vahit Turhan?

Ali Vahit Turhan: Müzikle pek ilgim olmamakla beraber klasik müzik dinlemekten çok keyif alırım. Chopin dinliyorum, piyano konçertoları dinliyorum. O beni rahat ettiriyor. Ama böyle vur patlasın çal oynasın, acemaşiran kız kaçıran müziklerden pek haz almam.

 

Draje: Draje okurlarına 2 kitap tavsiye eder misiniz?

Ali Vahit Turhan: Elif Şafak’ın “Aşk” adlı romanını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitap bütün kitapları özetliyor. Çünkü ismi aşk. Aşkı genel anlamda alacaksınız. Bilim aşkı var, memleket aşkı var, insan aşkı var. Genellikle de insan sevgisi var. İkinci olarak da Ahmet Güngören’den “Ve bir gün babam zenci oldu” kitabını söyleyebilirim.

 

Ali Vahit Turhan’dan birkaç antika cümle:
“Bizim zamanımızda hayat daha güzeldi” demenin anlamı yok.
Ben 22 yaşındayken hayat şimdiki gibi güzeldi.
Ben büyüyünce ihtiyarlayacağım.
En sevdiğim öğrenci varsa o da hepsidir.
Draje dergi bence çok iyi bir dergidir.
Hocam okumadınız ki daha?
Okuyacağım da, okursam belki fikrimi değiştiririm. (gülüyor)
Derste not tutmayanı… iyi çalışırsa geçiririm.

 

Söyleşi: İlknur Seda Bendeş – Erdinç Yücel

Antika Draje‘yi Okumak İçin Tıklayınız.

ANTİK ÇAĞLARIN OKUNASI DERGİSİ

Orijinal: Amedeo Modigliani – Chaim Soutine

Siyah beyaz bir dünya deyince aklınıza ne gelir? Sararmış kitaplar, gazete ve dergi sayfaları… Buruşmuş elleri ve gerdanları süsleyen büyüleyici takılar… Korkunç hikayeleri daha bir korkutucu kılan gaz lambaları… Hasılı kelam’lı konuşmaları bizlere ileten manyetolu telefonlar…

Solgun ve hayret verici mobilyalar… Pikaplar, transistörlü radyolar, kömürlü ütüler… Peki ya delikli paralara ne demeli? Ah o naif insan halleri…

Yaşlı, çok yaşlı fakat eskimemiş olana ne denir peki? Sağdan sola ya da yukardan aşağı farketmez… Altı harflidir hep. Peki bir ipucu daha: Az bulunurlar ve bazen pek kullanışlı olmasalar da cebimizi yakacak kadar pahalı şeylerdir…

Hayranlıkla baktığımız bütün o eski püskü şeyler bizi hayretten hayrete düşürür. O devirlerde nasıl da yapmışlar bunları filan deriz kendi kendimize… Kendi kendimiz bize verecek cevap bulamaz. Çünkü bizi şaşkınlıklara gark eden tüm o şeyleri düşünürken aklımıza önce; buruş buruş suratlı, dünya naifi tonton büyükannelerimiz gelmektedir. Anasının karnından buruş buruş suratlarla çıkan, her yaşta tonton, her yaşta naif ve elbette her yaşta ihtiyar olan büyükanneler…

Bizim sorunumuz belki de ilerleme denen o lakırdıya çok yüz vermemiz ve aynı zamanda şu fani dünyada kalıcı bir şeyler olduğuna da inandırmaya çalışmamız kendimizi… Hani dostlar arasında ölümsüzlük dediğimiz arayış…

Buruş buruş ninelerimizin şahsında cisimleştirdiğimiz o devirler var ya işte… Nasıl yapmışlar abi hayret yani? Zarafete bakar mısınız bi
dakka…

Yaşıtımız olmayan herkese yapıştırdığımız o gerizekalı yaftası olmasa hayat daha kolay olurdu belki. Antika Draje, o çok bilmiş havamızı iyice içine çekip o beyhude ölümsüzlük özlemiyle selamlıyor okurunu.

Antika Draje’de bize ses veren Ali Vahit Hoca’ya ne kadar teşekkür etsek azdır. Teşekkürün yanına bir de rica eklemekte fayda vardır belki: Hani bizim çocuklar arada dersinize geç kalacak olduklarında çok kızmayınız. Kızıp da onları bırakmayınız… Bakın her daim taze, mis gibi dergi çıkarmaktalar…

Michael Jackson’ın bile ölebildiği bir dünyada, anın keyfini çıkarabilmeniz için, Antika Draje’yi bir bardak demli çay eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. Hani giden gitmiş bari kalanları muhafaza edelim. En güzellerimizi… Kıymetlilerimizi…

Antika Draje’yi bu hissiyatla Maradona’ya ithaf etmek istiyorum… Hey koca Diego bari sen çok yaşa…

Yazlık Draje’de görüşmek üzere…

 

Erdinç Yücel – Genel Yayın Yönetmeni

Temmuz 2009 Antika Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Birkan Can Evirgen

Tasarım: Songül Yücel

BİR DERGİNİN HATIRA DEFTERİ

Bilgisayarınızın başına oturup derginizi okurken soğuyan çayınızla konuşursanız bunda bir sorun yoktur. Kimsenin ruhsal durumunuzla ilgili endişeye kapılması gerekmez. Çevrenizdekiler için sorunun boy gösterdiği nokta, artık çayınızın da sizinle konuşmaya başladığı o andır.

Yasak, olağanüstü ve kaçak… Çayınızın sizinle konuştuğu an… Yıldızları sayarak huzur bulan bir romantiğin, yıldızlar yerine kaldırım taşlarını sayarak huzur bulmasıyla da başlayabilir her şey… Ya da plajdaki kum tanelerini… Çoğunluk denen ofset baskı aracı, havadaki toz zerrelerini saymanızı romantik bulmuyorsa, artık renkleriniz ve zevkleriniz herkes tarafından tartışılabilir demektir. Elindeki tencere kapağıyla trafikte kendine yol açan adama gülerken aynı anda korku, hüzün, acıma ve kıskançlık gibi duygulara gark olabilmemiz boşuna olmasa gerek… Çoğunluğun ahlakını, yasalarını, değer yargılarını, davranış kalıplarını, algılarını ve algı alanının dışında bıraktıklarını takmayan kişiler kime ürkütücü gelmez ki? Herkes gibi olmamanın cazibesine kim kapılmaz? Ve dahası…

Deli Draje için kolları sıvarken işimizin zor olduğunu biliyorduk. Çayımızla, monitörümüzle, cep telefonumuzla konuştuk bol bol ve umutsuzca cevap almayı bekledik. Pixel pixel saydığımız hayaller bize huzur vermedi… Trafikte kendimize yol açamadık… Ama bir ayın sonunda dönüp arkamıza bir baktık ki, aslında yapmamız gereken çayımızı bizimle konuşmaya zorlamak değilmiş. Bazen usulca seslenip geri çekilmek ve kulak vermek yetiyormuş işte. Yoksa bu kadar içimize sinen bir dergiyle karşınızda
olamazdık.

Kırık dökük sorulara iyi kötü cevaplar almaya gittiğimizde bize sıcak ve kocaman gülücükler veren Alper, Kamucan ve Ozan şahsında Luxus’a teşekkürler… Neşenizin hastasıyız… Deli Draje’nin en büyük motivasyon kaynağı; “Büyüğü deli. küçüğü deli. beşikteki kafasını sallıyor” özdeyişiydi… Bu sözü dağarcığımıza işleyen Esme Yücel’e de teşekkürler. Rahat uyusun… Aramıza bu sayıda katılan muhteşem çizerlerimiz Özge, Tayfun, Cem ve Alettin hoşgeldiler…

Ay boyunca kulağımızda Luxus’un şarkılarıyla yaptık ne yaptıysak. Dellendik mutluyuz… Antika Draje’de görüşmek üzere…

 

Haziran 2009 Deli Draje sayısını okumak için tıklayınız.

Kapak İllüstrasyonu: Birkan Can Evirgen

Tasarım: Songül Yücel

iliştirilmiş gerçeklikten kaçış rehberi